[{{mminutes}}:{{sseconds}}] X
Пользователь приглашает вас присоединиться к открытой игре игре с друзьями .
Обычный турецкий
(5)       Используют 19 человек

Комментарии

LadyIrina 27 июня 2011
Спасибо, Валерия!
Турецкая F раскладка:

Будем пробовать
Waleria 27 июня 2011
Попробовала освоить турецкую F раскладку. Хоть она и совсем отличается от QWERTY, но всё же (считается более перспективной в скоростном плане и сбалансированной, разработана не так давно, в 1955 году). Первые два текста тут я не успевала набрать за 10 минут, слишком медленно запоминала, где и какая буква находится. Но вот третий текст набрала удачнее: 58 зн/мин, 4 ошибки. Так что реально изучить и эту раскладку с нуля.
LadyIrina 25 июня 2011
Турецкая раскладка Q

Отдельные символы можно набирать таким образом:
shift+2 ' апостроф
shift+3 (два раза) ^^ (если же нажать эту комбинацию 1 раз, а потом а или i, то получится буква с шапочкой)
shift+4 плюс +
shift+5 проценты %
shift+6 and &
shift+7 слеш /
shift+8 левая скобка (
shift+9 правая скобка )
shift+0 равно =
shift+ - вопросительный знак ?
shift+ . двоеточие :
shift+ \ точка с запятой ;
Другие символы:
Ctrl+Alt+" - <
Ctrl+Alt+1 - >
Ctrl+Alt+2 - £
Ctrl+Alt+3 - #
Ctrl+Alt+4 - $
Ctrl+Alt+5 - ½
Ctrl+Alt+7 - {
Ctrl+Alt+8 - [
Ctrl+Alt+9 - ]
Ctrl+Alt+0 - }
Ctrl+Alt+Q - @
Ctrl+Alt+E - €
Написать тут
Описание:
слова на турецком языке
Автор:
LadyIrina
Создан:
24 июня 2011 в 18:17 (текущая версия от 24 июня 2011 в 19:52)
Публичный:
Нет
Тип словаря:
Тексты
Цельные тексты, разделяемые пустой строкой (единственный текст на словарь также допускается).
Содержание:
1 Şimdi bir oluyum ben, bir ceset, bir kuyunun dibinde. Son nefesimi vereli cok oldu, kalbim coktan durdu, ama
alcak katilim haric kimse başıma gelenleri bilmiyor. O ise, iğrenc rezil, beni oldurduğunden iyice emin olmak
icin nefesimi dinledi, nabzıma baktı, sonra boğrume bir tekme attı, beni kuyuya taşıdı, kaldırıp aşağı bıraktı.
2 Taşla önceden kırdığı kafatasım kuyuya düşerken parça parça oldu, yüzüm, alnım, yanaklarım ezildi yok oldu;
kemiklerim kırıldı, ağzım kanla doldu.
Dört gün oldu eve dönmeyeli: Karım, çocuklarım beni arıyorlardır. Kızım ağlaya ağlaya tükenmiş, bahçe
kapısına bakıyordur; hepsinin gözü yolda, kapıdadır.
3 Gerçekten kapıda mıdır, onu da bilmiyorum. Belki de alışmışlardır, ne kötü! Çünkü insana buradayken,
arkada bıraktığı hayatın eskiden olduğu gibi sürüp gitmekte olduğu duygusu geliyor. Ben doğmadan önce
arkamda sınırsız bir zaman vardı. Ben öldükten sonra da, bitip tükenmeyecek bir zaman!
4 Yaşarken hiç düşünmezdim bunları; ışıklar içinde yaşayıp giderdim, iki karanlık zamanın arasında.
Mutluydum, mutluymuşum; şimdi anlıyorum: Padişahımızın nakkaşhanesinde en iyi tezhipleri ben yapardım ve ustalığı bana yaklaşabilecek başka bir müzehhip de yoktu. Dışarıda yaptığım işlerle elime ayda
dokuz yüz akçe geçerdi.
5 Bunlar da tabii, ölümümü daha da dayanılmaz kılıyor.
Yalnızca nakış ve tezhip yapardım; sayfa kenarlarını susler, cerceve icine renkler, renkli yapraklar, dallar, guller, cicekler, kuşlar cizerdim: Kıvrım kıvrım Cin usulu bulutlar, birbirinin icine gecen yapraklar, renk ormanları ve iclerinde gizlenmiş ceylanlar, kadırgalar, padişahlar, ağaclar, saraylar, atlar, avcılar...
6 Son yıllarda ise yalnızca kitap sayfaları uzerinde
calışıyordum, cunku Padişahımız cok para veriyordu nakışlı kitaplara. Olumle karşılaşınca paranın hayatta hic
onemli olmadığım anladım, diyecek değilim. İnsan hayatta değilken bile paranın onemini biliyor. Sanki bütün âlem benim içimde bir yerde sıkışarak daralmaya başlıyor.
7 Şimdi bu durumumda benim sesimi işitiyor olmanıza, bu mucizeye bakıp şoyle duşuneceğinizi biliyorum:
Bırak şimdi yaşarken kac para kazandığını.
Ölümden sonra ne var, ruhun nerede,
Cennet ve Cehennem nasıl, orada neler görüyorsun? Ölüm nasıl bir şey, canın yanıyor mu?
8 Haklısınız. Yaşarken
insanın öte tarafta neler olup bittiğini çok merak ettiğim biliyorum. Sırf bu merakı yüzünden kanlı savaş
meydanlarında cesetler arasında gezmen birinin hikâyesini anlatmışlardı... Oradan size sesleniyor olmam bunun kanıtı. Öldüm, ama gördüğünüz gibi yok olmadım.
9 Can cekişmekte olan yaralı
cengaverler arasında olup de dirilen birine rastlarım da, o da bana obur dunyanın sırlarını verir diye aranan bu
adamı Timur'un askerleri duşman sanıp bir kılıc darbesiyle ikiye bicmişler de, o da, ote dunyada insanın ikiye
bolunduğunu sanmış.
10 Boyle bir şey yok. Hatta dunyada ikiye bolunen ruhların burada birleştiğini bile soyleyebilirim. Ama, dinsiz
kâfirlerin, zındıkların ve Şeytan'a uyan küfürbazların iddialarının tersine bir öbür dünya da, şükür var. Kısaca: Nakkaşlar bölüğünde ve üstatlar arasında Zarif Efendi diye bilinen ben öldüm, ama gömülmedim.
11 Bu daralma hissini, o eşsiz olum anımda hissettiğim şaşırtıcı genişlik hissiyle karşılaştırabilirim ancak. O hic
beklemediğim taş darbesiyle kafatasım kenarından kırıldığında, o alcağın beni oldurmek istediğini hemen
anladım da, oldurebileceğine inanamadım. Umutla dopdoluymuşum, ama nakkaşhane ile evim arasındaki solgun
hayatımı yaşarken hic farketmezmişim bunu.
12 Oleceğimi kederle anladığım zaman, icimi inanılmaz bir genişlik hissi sardı. Geciş anım, bu genişlik hissiyle
yaşadım: Bu yana varmam, insanın kendi ruyasında kendini uyur gibi gormesi gibi yumuşacık oldu. En son,
alcak katilimin karlı, camurlu ayakkabılarını gordum. Gozlerimi uyur gibi kapadım ve tatlı bir gecişle bu yana
vardım.
13 Şimdiki şikayetim, dişlerimin kanlı ağzıma leblebi gibi dokulmesinden, yuzumun tanınmayacak kadar
ezilmesinden, ya da bir kuyunun dibine sıkışıp kalmış olmaktan değil; hala yaşıyor sanılmaktan. Beni sevenlerin
sık sık beni duşunup, İstanbul'un bir kosesinde aptalca bir meşgaleyle hala oyalanıyor olduğumu, hatta başka bir
kadının peşinden gittiğimi hayal etmeleri huzursuz ruhuma busbutun azap veriyor.
14 Bir an önce cesedimi
bulsunlar, namazımı kılıp, cenazemi kaldırıp beni gömsünler artık! Daha önemlisi, katilim bulunsun! O alçak
bulunmadıkça, istiyorlarsa en muhteşem mezara gömsünler beni, huzursuzluk içinde mezarımda döne döne
bekleyeceğimi, hepinize inançsızlık aşılayacağımı bilmenizi isterim. Katilim olacak orospu çocuğunu bulun, ben
de size öte dünyada göreceklerimi tek tek anlatayım!
15 Ama katilimi bulduktan sonra ona mengene aletiyle işkence
edip kemiklerinden sekiz onunu, tercihan göğüs kemiklerini, yavaş yavaş çıtırdatarak kırmanız, sonra da o iğrenç
ve yağlı saçlarım, işkencecilerin bu iş için yapılmış şişleriyle kafatasının derisini delerek, tek tek ve bağırtarak
yolmanız gerekir.
Onca öfke duyduğum katilim kim, hiç beklenmedik bir şekilde beni niye öldürdü?
16 Merak edin bunları. Âlem
beş para etmez alçak katillerle dolu, ha biri, ha diğeri mi diyorsunuz? O zaman sizi şimdiden uyarıyorum:
Ölümümün arkasında dinimize, geleneklerimize, âlemi görüş şeklimize karşı iğrenç bir kumpas var. Açın
gözlerinizi, inandığınız ve yaşadığınız hayatın, İslam'ın düşmanları beni neden öldürdü, bir gün sizi neden
öldürebilir öğrenin.
17 Bütün sözlerini gözyaşlarıyla dinlediğim büyük vaiz Erzurumlu Nusret Hoca'nın dedikleri
bir bir çıkıyor. Başımıza gelenlerin, hikâye edilip bir kitapta yazılsa bile, en usta nakkaşlârca bile asla resimlen
enleyeceğini de söyleyeyim size. Tıpkı Kuran Kerim gibi, -yanlış anlaşılmasın, hâşa!- bu kitabın sarsıcı gücü
asla resimlenemez oluşundan da gelir. Bunu anlayabildiğinizden kuşkuluyum.
18 Bakın, ben de cıraklığımda derinlerdeki gercekten, otelerden gelen seslen korkar da dikkatimi vermez, alay
ederdim boyle şeylerle. Sonum bu rezil kuyunun dibi oldu! Sizin de başınıza gelebilir bu; gozunuzu dort acın.
Şimdi iyice curursem, iğrenc kokumdan beni belki bulurlar diye umutlanmaktan başka yapacak hicbir şeyim
yok.
19 İstanbul'a, doğup büyüdüğüm şehre, on iki yıl sonra bir uyurgezer gibi girdim. Ölecekler için toprak çekti derler,
beni de ölüm çekmişti. İlk başta şehre girdiğimde yalnızca ölüm var sanmıştım, sonra aşk ile de karşılaştım. Ama
aşk, o ara, İstanbul'a ilk girdiğimde, şehirdeki hatıralarım kadar uzak ve unutulmuş bir şeydi. On iki yıl önce
İstanbul'da teyzemin çocuk yaştaki kızına âşık olmuştum.
20 İstanbul'u terk ettikten yalnızca dort yıl sonra, Acem ulkesinin bitip tukenmez bozkırında, karlı dağlarında
ve kederli şehirlerinde gezer, mektup taşır, vergi toplarken, İstanbul'da kalan cocuk sevgilimin yuzunu yavaş
yavaş unuttuğumu farkettim. Telaşa kapılıp bu yuzu hatırlamaya cok gayret ettim ama, ne kadar cok severseniz
sevin, insanın hic gormediği bir yuzu yavaş yavaş unutacağını da anladım.
21 Doğu'da kâtiplikler ve yolculuklarla
paşaların hizmetinde geçirdiğim yılların altıncısında hayalimde canlandırdığım yüzün İstanbul'daki sevgilimin
yüzü olmadığım biliyordum artık. Altıncı yılda yanlış hatırladığım yüzü, daha sonra, sekizinci yılda bir kere
daha unutup, yine bambaşka bir şey olarak hatırladığımı da biliyordum.
22 On iki yıl sonra, otuz altı yaşımda
şehrime geri döndüğümde, sevgilimin yüzünü böyle böyle çoktan unutmuş olduğumun acıyla farkındaydım.
Dostlarımın, akrabalarımın, mahallemdeki tanıdıkların çoğu bu on iki yılda ölmüşlerdi. Haliç'e bakan
mezarlığa gittim, annem ve yokluğumda ölen amcalarım için dua ettim. Çamurlu toprağın kokusu hatıralarımla
karıştı.
23 Ölülere mi, onca yıldan sonra tuhaf bir şekilde hâlâ hayatımın başında olmama mı, yoksa tam tersini
sezdiğim, hayat yolculuğumun sonuna geldiğimi hissettiğim için mi ağlıyordum, bilmiyorum. Belli belirsiz bir
kar atıştırmaya başlamıştı. Oradan oraya savrulan tek tük tanelere dalıp gitmiştim, kendi hayatımın belirsizlikleri
içinde yolumu kaybetmiştim ki, baktım mezarlığın karanlık bir köşesinde karanlık bir köpek bana bakıyor.
24 Gözyaşlarım dindi. Burnumu sildim. Kara köpeğin bana dostlukla kuyruğunu salladığını görüp mezarlıktan
çıktım. Daha sonra, baba tarafından akrabalarımdan birinin eskiden oturduğu evlerden birini kiralayıp mahalleye
yerleştim. Ev sahibesi kadın, savaşta Safevi askerlerinin öldürdüğü oğluna benzetti beni. Eve çekidüzen verecek,
yemeklerimi yapacaktı.
25 İstanbul'a değil de, dunyanın obur ucundaki Arap şehirlerinden birine gecici olarak yerleşmişim de şehir
nasıl bir yerdir diye meraklanıyormuşum gibi sokaklara cıktım, uzun uzun, doya doya yurudum. Sokaklar mı
darlaşmıştı, yoksa bana mı oyle geliyordu? Kimi yerlerde, birbirlerine karşılıklı uzanmış evler arasına sıkışmış
sokaklarda, uzerleri yuklu atlara carpmamak icin duvarlara, kapılara surune surune yurumek zorunda kaldım.
26 Gösterişli bir araba gördüm, böylesi ne Arabistan'da,
ne Acem ülkesinde vardır; mağrur atların çektiği bir kale gibiydi. Çemberlitaş'ın orada, Tavukpazarı'ndan gelen
pis kokunun içinde birbirlerine sokulmuş, paçavralar içinde arsız dilenciler gördüm. Biri kördü ve yağan kara
bakıp gülümsüyordu.
27 Cunku arkamda bıraktığım sevgilimin evi yerli yerinde ıhlamur ve kestane ağaclarının icindeydi, ama
kapıdan sordum bir başkası oturuyordu artık orada. Sevgilimin annesi, teyzem, olmuş, Eniştem ile kızı
taşınmışlar ve boyle durumlarda kalbinizi ve hayallerinizi nasıl da acımasızca kırdıklarını hic farketmeyen
kapıdaki adamların soylediği gibi, başlarından bazı felaketler gecmişti.
28 Size şimdi bunları anlatmayayım da eski
bahcedeki ıhlamur ağacının dallarından kucuk parmağım buyukluğunde buz parcacıkları sarktığını, sıcak,
yemyeşil ve guneşli yaz gunlerini hatırladığım bahcenin kederden, kardan ve bakımsızlıktan insanın aklına
olumu getirdiğini soyleyeyim.
Akrabalarımın başlarına gelenlerin bir kısmını Eniştemin bana, Tebriz'e yolladığı mektuptan biliyordum
zaten.
29 Eniştemin bir zamanlar oturduğu sokağın çarşıya açılan ucundaki berber ustası, hâlâ dükkânında, aynı
aynalar, usturalar, ibrikler, sabun telleri arasındaydı. Göz göze geldik, ama beni tanıdı mı bilemiyorum. İçine
sıcak su doldurduğu baş yıkama kabının, tavandan sarkan zincirin ucunda hâlâ aynı yayı çizerek ileri geri
sallandığım görmek neşelendirdi beni.
30 Gençliğimde yürüdüğüm kimi mahalleler, kimi sokaklar, on iki yılda yanıp, kül ve duman olup uçmuştu da
yerlerinde köpeklerin yol kestiği, meczupların çocukları korkuttuğu yangın yerleri açılmış, kimine de benim gibi
uzaklardan geleni şaşırtan zengin konakları yapılmıştı. Bunların bazılarının pencerelerine en pahalısından, renkli
Venedik camları takmışlardı.
31 Yüksek duvarların üzerinden sarkan cumbalardan, yokluğumda İstanbul'da iki katlı
pek çok zengin evi yapıldığını gördüm.
Başka pek çok şehirde olduğu gibi İstanbul'da da paranın hiç mi hiç değeri kalmamıştı artık. Benim Doğu'ya
gittiğim yıllarda bir akçeye dört yüz dirhemlik kocaman bir ekmek çıkaran fırınlar şimdi aynı paraya bunun
yarısı ve üstelik tadı tuzu insanın çocukluğunu hiç mi hiç hatırlatmayan bir ekmek veriyorlardı.
32 Rahmetli annem
on iki yumurta icin uc akce saymak gerektiğini gorseydi tavuklar şımarıp kafamıza sıcmadan başka bir diyara
kacalım, derdi, ama biliyordum bu duşuk para her yeri sarmıştı. Felemenk'ten, Venedik'ten gelen tuccar
gemilerinin sandık sandık bu kalp paralarla dolu olduğu soyleniyordu.
33 Darphanede eskiden yüz dirhem
gümüşten beş yüz akçe kesilirken şimdi Safeviler ile bitip tükenmeyen savaşlar yüzünden sekiz yüz akçe
kesilmeye başlanmış, Yeniçeriler, aldıkları akçenin Haliç'e düştüğünde, sebze iskelesinden denize dökülen kuru
fasulyeler misali suda yüzdüğünü görüp isyan etmişler ve düşman kalesiymiş gibi Padişahımızın sarayını
muhasara etmişlerdi.
34 Beyazıt Camii'nde vaaz veren ve Hazreti Muhammed soyundan bir seyyid olduğunu ilan eden Nusret adlı
bir vaiz de işte butun bu ahlaksızlık, pahalılık, cinayetler, soygunlar sırasında nam salmıştı. Erzurumi denen vaiz,
son on yıl icerisinde İstanbul'u kasıp kavuran butun felaketleri, Bahcekapı ve Kazancılar Mahallesi yangınlarını,
şehre her girişinde on binlerce olu alan vebayı.
35 Safevilere karşı savaşta onca can verilmesine karşın bir sonuc
almamasını, Batı'da Hıristiyanların isyanlar cıkarıp kucuk Osmanlı kalelerini geri almalarını, Hazreti
Muhammed'in yolundan sapılmasıyla, Kuran Kerim'in emirlerinden uzaklaşılması, Hıristiyanların hoş gorulup,
serbestce şarap satılıp tekkelerde calgı calınmasıyla acıklıyordu.
36 Bana Erzurumlu vaizden heyecanla bahsedip bu haberleri veren turşucu, çarşı pazarı saran kalp paranın,
yeni dukaların, aslanlı sahte Florinlerin, gümüşü gittikçe azalan akçelerin tıpkı sokakları dolduran Çerkezler,
Abazalar, Mingeryahlar, Boşnaklar, Gürcüler, Ermeniler gibi insanı kesin ve geri dönüşü zor bir ahlaksızlığa
sürüklediğini söyledi.
37 Ahlaksızlar, isyankârlar kahvehanelerde toplanıyorlarmış, sabahlara kadar dedikodu
ediyorlarmış. Ne idüğü belirsiz cascavlaklar, afyonkeş meczuplar, Kalenderi kalıntıları Allah'ın yolu budur diye
tekkelerde sabahlara kadar musikiyle oynayıp, oralarına buralarına şişler sokup, her türlü edepsizliği yaptıktan
sonra birbirlerini ve küçük oğlanları beceriyorlarmış.
38 Tatlı bir ud sesi duydum da onu mu arayıp izledim, yoksa anılarım ve isteklerim dediğim akıl karışıklığı
zehir turşucuya daha fazla dayanamayıp bana bir cıkış yolu mu sezdirdi, bilmiyorum. Bildiğim, bir şehri
severseniz, orada cok gezerseniz, yıllar sonra o şehrin sokaklarını yalnız ruhunuz değil, govdeniz de
kendiliğinden oyle bir tanır ki.
39 Böylece Nalbant Çarşısı'ndan ayrılıp Süleymaniye Camii'nin hemen yanından Haliç'e yağan karı seyrettim:
Kuzeye bakan damlarda, kubbelerin poyraz alan köşelerinde kar şimdiden tutmuştu. Şehre giren bir geminin
bana pır pır selam yollayarak indirilen yelkenleri Haliç'in yüzeyiyle aynı kurşuni sis rengindeydi.
40 Servi ve çınar
ağaçları, damların görünüşü, akşamüstünün hüznü, aşağı mahallelerin iç sesleri, satıcıların bağırışları ve cami
avlusunda oynayan çocukların çığlıkları kafamda birleşip, bana hiç şaşmayacak bir şekilde bundan sonra
hayatınım şehrinden başka bir yerde yaşayamayacağımı duyuruyordu. Bir an, sevgilimin yıllardır unuttuğum
yüzü gözlerimin önünde beliriverecek sandım.
41 Yokuştan aşağı indim. Kalabalıkların içine girdim. Akşam ezanından sonra bir ciğerci dükkanında karnımı
doyurdum. Boş dükkanın kedi besler gibi şefkatle lokmalarımı izleyerek beni besleyen sahibinin anlattıklarını
dikkatle dinledim. Ondan aldığım ilham ve tarifle, sokakların iyice kararmasından sonra Esir Pazarı'nın
arkalarındaki dar sokaklardan birine saptım, burada kahvehaneyi buldum.
42 İçerisi kalabalık ve sıcaktı. Tebriz'de, Acem şehirlerinde pek çok benzerlerini gördüğüm ve orada meddah
değil de perdedar denen hikayeci arkada ocağın yanında bir yükseltiye yerleşmiş, tek bir resim, kaba kâğıda
aceleyle, ama hünerle yapılmış bir köpek resmi açıp asmış, arada bir resimdeki köpeği işaret ede ede hikâyesini o
köpeğin ağzından anlatıyordu.
43 Gördüğünüz gibi, azı dişlerim o kadar sivri ve uzundur ki ağzıma zorlukla sığarlar. Bunun bana korkutucu bir
görüntü verdiğini biliyorum, ama hoşuma gidiyor. Bir keresinde bir kasap azı dişlerimin büyüklüğüne bakıp:
"Ayol bu köpek değil domuz" demişti.
Bacağından öyle bir ısırdım ki onu, dişlerimin ucunda, yağlı etinin bittiği yerde uyluk kemiğinin sertliğini
hissettim.
44 Bir köpek için hiçbir şey, içten gelen bir öfke ve hırsla berbat bir düşmanın etine dişlerini daldırmak
kadar zevkli olamaz. Böyle bir fırsat önümde belirdiğinde, ısırılmayı hak eden kurbanım salak salak önümden
geçerken zevkten gözlerim kararır, dişlerim sanki sızlayarak kamaşır ve farkına varmadan gırtlağımdan sizleri
korkutan hırlamalar çıkarmaya başlarım.
45 Bir köpeğim ben ve sizler benim kadar makul yaratıklar olmadığınız için hiç köpek konuşur mu diyorsunuz.
Ama öte yandan da ölülerin konuştuğu, kahramanların bilmedikleri kelimeleri kullandığı bir hikâyeye inanır
gözüküyorsunuz. Köpekler konuşur, ama dinlemesini bilene.
46 Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir zamanlar bir payitahtın en büyük camilerinden birine, hadi
diyelim ki adı Beyazıt Camii olsun, bir taşra şehrinden bir görgüsüz vaiz gelmiş. Adını belki saklamalı, mesela
Husret Hoca demeli ona, ama başka ne yalan söylemeli, kalın kafalı bir vaizmiş bu adam.
47 Ama kafasında ne
kadar az çekirdek varsa dilinde de, maşallah, o kadar kudret varmış. Her cuma cemaati öyle bir coşturur, öyle bir
ağlatırmış ki gözleri kuruyup bayılanlar, fenalık geçirenler olurmuş. Aman, sakin yanlış anlaşılmasın; dili
kuvvetli öteki vaizler gibi ağlamazmış o hiç; tam tersi, herkes ağlarken onun kirpiği bile oynamaz, cemaati
azarlar gibi konuşmaya daha da kuvvet verirmiş.
48 Azarlanmayı sevdiklerinden olsa gerek, bütün bostancılar,
hassa gılmanları, helvacılar, ayak takımından kalabalıklar ve kendi gibi pek çok vaiz bu adama kul köle
olmuşlar. Eh, o da köpek değil ya, çiğ süt emmiş insanoğluymuş; bu hayran kalabalığı karşısında kendinden
iyice geçmiş ve bakmış ki cemaati ağlatmak kadar korkutmanın da bir tadı var, üstelik bu işte de daha çok ekmek
var, kantarın topunu iyice kaçırıp demeğe getirmiş ki.
49 Pahalılığın, vebanın, yenilgilerin tek sebebi, Hazreti Peygamberimiz zamanındaki İslam'ı unutup,
Muslumanlık diye başka kitaplara ve yalanlara kanıp inanmamızdır. Hazreti Muhammed zamanında mevlit
okutmak mı vardı? Oluye kırk toreni yapmak, ruhu icin helva ve lokma dokturmek mi vardı? Hazreti
Muhammed zamanında Kuran Kerim'i şarkı gibi makamla okumak mı vardı?
50 Minareye çıkıp sesim ne kadar
güzel, Arapçam nasıl da Arap gibi deyip kibir kibir kibirlenerek, zenne gibi kırıta kırı ta makamla ezan okumak
mı vardı? Mezarlara gidip yakarıyorlar, ölülerden medet umuyorlar, türbelere gidip putperestler gibi taşa
tapıyorlar, bez bağlıyorlar, adak adıyorlar. Bu akılları veren tarikatçılar mı vardı Hazreti Muhammed
zamanında?
51 Tarikatcıların akıl hocası İbni Arabi, Firavun'un imanla olduğune yemin edip gunahkar olmuştur.
Tarikatcılar, Mevleviler, Halvetiler, Kalenderiler, calgı calarak Kuran Kerim okuyup, cocuk oğlan hep birlikte,
dua ediyoruz diye raks edip oynayanlar, bunlar kafirdir. Tekkeler yıkılmalı, temelleri yedi arşın kazılmalı, cıkan
toprak denize dokulmeli ki ancak oralarda namaz kılınabilinsin.
52 Daha da azıtıp ağzından salyalar saçarak bu Husret Hoca, ey müminler, kahve içmek haramdır,
demekteymiş. Peygamberimiz Hazretleri bunun zihni uyuşturduğunu, mideyi deldiğini, bel fıtığı ve kısırlık
yaptığını bildikleri ve kahvenin Şeytan'ın oyunu olduğunu anladıkları için içmemişlerdir.
53 Ayrıca, şimdi
kahvehaneler keyif ehlinin, zevk düşkünü zenginlerin, dizdize oturup her türlü edepsizliği yaptığı yerlerdir ve
hatta tekkelerden önce kahvehaneler kapatılmalıdır. Fukaranın kahve içecek parası mı var? Kahvelere gidiyor,
kahveyle kafayı buluyor, ipin ucunu öyle bir kaçırıyorlar ki, orada itin köpeğin konuştuklarını sahi zannedip
dinliyorlar; köpektir işte bana ve dinimize küfreder, diyormuş bu Husret Hoca.
54 Musaadenizle, bu vaiz efendinin son sozunu cevaplamak istiyorum. Hacı-hoca-vaiz-imam takımının, biz
kopekleri hic sevmemeleri malumunuzdur elbette. Bana kalırsa, mesele Hazreti Muhammed'in uzerinde
uyuyakalan bir kediyi uyandırmamak icin eteğini kesmesiyle ilgili. Kediye gosterilen bu zarafetin bizlere
gosterilmediği hatırlanarak ve nankor olduğu en aptal ademoğlu.
55 Allah
bunların kulaklarına birer muhur vurur ve onları tam uc yuz dokuz sene uyutur. Uyandıklarında aradan şu kadar
sene gectiğini bu yedi gencten birisi insanlar arasına karıştığında, elindeki gecer olmayan sikkeden anlar; cok
şaşırırlar. İnsanoğlunun Allah'a bağlılığını, onun mucizelerini, zamanın geciciliğini, derin bir uykunun tatlılığını
anlatan surenin haddim olmayarak sizlere hatırlatacağım on sekizinci ayetinde bu yedi gencin uyuduğu.
56 O zaman kopeklere karşı bu duşmanlığın aslı esası nedir? Bize dokunanın niye abdesti bozulur, kaftanınızın ucu bir
kopeğin nemli tuylerine şoyle bir dokunsa niye o kaftanı kafadan catlak asabi karılar gibi yedi kere yıkamayı şart
koşarsınız? Bir kopek tencereyi yaladı diye o tencerenin ya atılması ya kalaylanması gerektiği yalanını ancak
kalaycılar cıkarabilir.
57 Ne zaman ki köyden, kırdan, göçebelikten vazgeçilip şehire oturuldu, çoban köpekleri köyde kaldı, o zaman
biz köpekler murdar olduk. İslamiyet'ten önce on iki aydan biri it ayı idi. Şimdi ise it oldu bir uğursuz. Kendi
dertlerimle şu akşam vakti biraz kıssa, biraz hisse almak isteyen siz dostlarımı üzmek istemem, benim
kızgınlığım vaiz efendinin kahvehanelerimize atıp tutmasına.
58 Bu Erzurumlu Husret'in babasının belirsiz olduğunu söylesem ne buyurulur? Bana da demişlerdir ki, sen ne
biçim köpeksin, ustan bir kahvede resim asmış hikâye anlatır bir meddahtır diye sen onu korumak için, hoşt, vaiz
efendiye dil uzatıyorsun. Hâşâ, dil uzatmıyorum. Ben kahvehanelerimizi çok severim.
59 Bilir misiniz ki resmim
böyle ucuz bir kâğıt üzerine nakşolunduğu için ya da bir köpek olduğum için üzülmüyorum da, ben sizlerle
birlikte adam gibi oturup kahve içemediğime hayıflanıyorum. Bizler kahvemiz ve kahvehanelerimiz için
ölürüz... Ama o da ne... Ustam, bak bana cezveden kahve veriyor. Hiç resim kahve içer mi? demeyin; bakın
bakın, köpek lıkır lıkır kahve içiyor.
60 Ooh, aman çok iyi geldi, içimi ısıttı, gözlerimi keskinleştirdi, zihnimi açtı ve bakın aklıma ne geldi. Venedik
Doçu, Padişahımız Hazretleri'nin kızları Nurhayat Sultan'a hediye olarak Çin ipeğinden top top kumaşlardan,
üzeri mavi çiçekli Çin çömleklerinden başka ne yollamış biliyor musunuz? Tüyleri ipekten, samurdan yumuşak
işveli bir Frenk köpeği.
61 Bu köpek öyle nazlıymış ki, bir de kırmızı ipekten elbisesi varmış. Bizim arkadaşlardan
biri onu becermiş de ondan biliyorum: Bu köpek cima ederken bile elbisesiz yapamıyormuş. Bu Frenk ülkesinde
zaten köpeklerin hepsi böyle elbise giyermiş. Orada sözümona kibarlar kibarı bir Frenk karısı çıplak bir köpek
mi görmüş, yoksa köpeğinkini mi görmüş bilemiyorum artık, "Ayy hayvan çıplak!" diye düşüp bayılmış, diye
hikâye ederler.
62 Frenk gavurlarının ulkesinde zaten her kopeğin bir sahibi varmış. Zavallı kopekler boyunlarında zincir, en
sefil koleler gibi zincirlenmiş olarak tek tek suruklene suruklene sokaklarda gezdirilirlermiş. Bu adamlar sonra
bu zavallı kopekleri zorla evlerine sokarlar, hatta yataklarına da alırlarmış onları. Bir kopek diğeriyle değil
koklaşıp sevişsin, cift bile gezemezmiş.
63 Bizim İstanbul sokaklarında suruler, cemaatler halinde
serbestce gezen kopekler olmamız, efendi sahip tanımadan icabında yol kesmemiz, keyfimizin cektiği sıcak
koşeye kıvrılıp, golgeye yatıp mışıl mışıl uyumamız, istediğimiz yere sıcıp istediğimizi ısırmamız, gavurların
akıllarının alacağı şeyler değil.
64 Acaba bu yuzden mi Erzurumlu'nun hayranları İstanbul sokaklarında sadaka icin
dualarla kopeklere et atılmasına, bunun icin vakıflar kurulmasına karşılar, diye duşunmedim değil. Eğer bunların
niyeti kopeklere duşmanlıktan başka ayrıca gavurluk etmekse, kopek milletine duşmanlığın zaten gavurluğun ta
kendisi olduğunu hatırlatırım.
65 Şunu anlatayım son olarak: Bundan önceki efendim çok adil bir insandı. Gece soyguna çıktığımızda işi
bölüşürdük: Ben havlamaya başlayınca, o kurbanın gırtlağını keser, böylece herifin çığlığı duyulmazdı.
Karşılığında da cezalandırdığı suçluları keser, kaynatır, bana verirdi de yerdim. Ben çiğ et sevmem. Erzurumlu
vaizin celladı bunu da artık inşallah düşünür de o pisin etini çiğ çiğ yeyip midemi bozmam.
66 O budalayı öldürmeden az önce bile, herhangi birinin canını alacağını bana söylense inanmazdım. Bu yüzden
yapmış olduğum şey bazen ufukta kaybolan yabancı bir kalyon gibi benden gittikçe uzaklaşıyor. Bazen hiçbir
cinayet işlememişim gibi de hissediyorum. Zavallı Zarif kardeşimi hiç de istemeden gebertmemin üzerinden dört
gün geçti, ve şimdiden duruma biraz alıştım.
67 Önüme çıkı veren berbat meseleyi adam öldürmeden çözebilmeyi çok isterdim, ama hemen de anladım
başka bir yol olmadığını. İşi hemen orada bitirdim; bütün sorumluluğu yüklendim. Bir akılsızın iftirası yüzünden
bütün nakkaşlar camiasının tehlikeye atılmasına izin vermedim.
68 Yine de ama katilliğe alışmak zor. Evde duramıyorum, sokağa çıkıyorum, sokakta duramıyorum, öteki
sokağa yürüyorum, sonra o sokaktan sonrakine yürüyorum ve insanların yüzlerine baktıkça görüyorum ki
ellerine daha cinayet işleme fırsatı geçilmemiş oldukları için pek çok kişi masum zannediyor kendini. Bu küçük
talih ve kader meselesi yüzünden, insanların çoğunun benden daha ahlaklı ya da iyi olduğuna inanmak zor.
69 Olsa
olsa henüz cinayet işlemedikleri için biraz daha aptal suratlı oluyorlar ve bütün aptallar gibi iyi niyetli
gözüküyorlar. Gözünde bir zekâ ışıltısı, yüzünde ruhundan yansıyan bir gölge gördüğüm herkesin gizli bir katil
olduğunu anlamam için o zavallıyı öldürdükten sonra, İstanbul sokaklarında dört gün yürümem yetti. Yalnızca
aptallar masumdur.
70 O da benim gibi meddaha gülebiliyordu, ama kolunun
benim kolumun yanıbaşında kardeş kardeş durmasından mı, fincanı tutan kıpır kıpır parmaklarının
huzursuzluğundan mı neden bilmiyorum, onun da benim soyumdan olduğuna hükmediverdim ve birden dönüp
suratına dik dik baktım. Hemen korktu, yüzü allak bullak oldu. Kahve dağılırken bir tanıdığı onun koluna girmiş:
"Artık Nusret Hocacılar burayı basar," diyordu.
71 Ötekini kaş göz işaretiyle susturdu. Onların korkuları bana da bulaştı. Kimse kimseye güvenmiyor, her an
karşısındakinden bir alçaklık bekliyor herkes.
Hava daha da soğumuş ve sokakların köşelerinde, duvar diplerinde kar iyice tutmuş, yükselmiş. Kör
karanlıkta gövdem yolunu dar sokakları ancak hissederek buluyor.
72 Bazen de, kepenkleri iyice çekili, pencereleri
kapkara tahtayla kaplı evlerin bir yerinden içerde hâlâ yanan bir kandilin soluk ışığı dışarı sızıp karda yansıyor,
çoğu zaman ise hiçbir ışık, hiçbir şey göremiyorum da bekçilerin sopalarının taşlara vuruşuna, çılgın köpek
sürülerinin ulumalarına, evlerin içlerinden gelen iniltilere kulak verip yolumu buluyorum.
73 Bazen, gece yarıları
şehrin dar ve korkutucu sokakları karın sanki kendi icinden sızan harika bir ışıkla aydınlanıyor ve karanlıkta,
yıkıntılar ve ağaclar arasında yuzlerce yıldır İstanbul'u tekinsiz kılan hayaletleri gorduğumu sanıyorum. Bazen
de, evlerin icinden mutsuzların uğultusu geliyor; ya harıl harıl oksuruyor, ya burunlarını cekiyor, ya ruyalarında
ağlayarak cığlık atıyor, ya da karı kocalar.
74 Katil olmadan önceki mutlu hayatımı hatırlamak, neşelenmek için bir iki akşam bu kahvede meddahı
dinlemeye geldim. Bütün ömrümü birlikte geçirdiğim nakkaş kardeşlerimin çoğu her akşam gelirler. Tâ
çocukluktan beri birlikte nakşettiğimiz bir budalaya kıydım kıyalı hiçbirini görmek istemiyorum artık.
Birbirlerini görüp dedikodu etmeden yapamayan kardeşlerimin hayatında, buradaki rezil eğlence havasında beni
utandıran çok şey var.
75 Beni burnu büyük bulup iğnelemesinler diye bir iki resim de ben yaptım meddah için, ama
bunun kıskançlığı durduracağını da sanmam.
Ama kıskanmakta çok da haklılar.. Renk karıştırmakta, cetvel çekmekte, sayfa istifinde, konu seçiminde,
yüz çizmekte, kalabalık savaş ve av meclislerini yerleştirmekte, hayvanları, padişahları, gemileri, atları,
savaşçıları, âşıkları resmetmekte, nakşın içine ruhun şiirini dökmekte, hatta, tezhipte de en usta benim.
76 Bunu size
övünmek için değil beni anlayın diye söylüyorum. Kıskançlık, zamanla usta nakkaşın hayatında boya kadar
vazgeçilmez bir malzeme olur.
Huzursuzluktan gittikçe uzayan yürüyüşlerimin ortasında bazen saf mı saf, masum mu masum din
kardeşlerimden birisiyle gözgöze geliyorum ve birden şu tuhaf düşünce beliriyor içimde: Şimdi katil olduğumu
düşünürsem, karşımdaki bunu yüzümden anlayacak.
77 Böylece hemen kendimi başka şeyler düşünmeye zorluyorum; tıpkı ilk gençlik yıllarımda namaz kılarken
kadınları düşünmemek için utanç içinde kıvranarak kendimi zorladığım gibi. Ama çiftleşmeyi aklımdan bir türlü
çıkaramadığım o gençlik buhranlarının tersine, işlediğim cinayeti unutabiliyorum.
Bütün bunları durumumla ilişkili olduğu için anlattığımı anlıyorsunuzdur.
78 Bir şeyi aklımdan bile geçirirsem
her şeyi anlarsınız. Bu da aranızda bir hayalet gibi gezinen adsız, hüviyetsiz bir katil olmaktan çıkarır da beni,
yakayı ele vermiş, yüzü belirgin, kafası vurulacak sıradan bir suçlu durumuna düşürür. İzin verin de her şeyi
düşünmeyeyim; kendime bir şeyler saklayayım: Sizin gibi ince kişiler de ayak izlerine bakarak hırsızı bulur gibi,
kelimelerimden ve renklerimden benim kim olduğumu keşfe çalışsınlar.
79 Bu da bizi şimdi çok revaçta olan üslup
konusuna getiriyor: Nakkaşın kendi şahsi usûlü, kendine mahsus bir rengi, sesi, var mıdır, olmalı mıdır?
Ustalar ustası, nakşın piri Behzat'ın bir resmini ele alalım. Bir cinayet resmi olduğu için, benim durumuma
da iyi uyan bu harika şeye, acımasız bir taht kavgasında öldürülmüş bir Acem şehzadesinin kütüphanesinden
çıkmış Herat işi doksan yıllık bir kusursuz kitabın Hüsrev ile Şirin'in hikâyesini anlatır sayfalarında rastlamıştım.
80 Husrev ile Şirin'in sonunu bilirsiniz; Firdevsi'nin değil de Nizami'nin anlattığını diyorum:
İki aşık ne maceralar ve fırtınalardan sonra evlenirler, ama Husrev'in onceki karısından olan cocuğu genc
Şiruye Şeytan gibidir, onları rahat bırakmaz. Babasının tahtında ve genc karısı Şirin'de gozu vardır bu
şehzadenin. Nizami'nin "Ağzı aslanlar gibi pis kokardı," dediği Şiruye, bir yolunu bulup babasını esir alır ve
tahtına oturur.
81 Babanın kanı sabaha kadar akacak ve yanında huzurla uyuyan güzel
Şirin ile paylaştıkları yatakta ölecektir.
Büyük üstat Behzat'ın resmi, bu hikâye kadar yıllardır içinde taşıdığım gerçek bir korkuyu da işliyordu:
Gece yarısı karanlıkta uyanıp, göz gözü görmez odada tıkırtılar çıkaran başka birisi olduğunu farketmenin
dehşeti! O başka birisinin bir elinde bir hançer olduğunu, öbür eliyle de sizin boğazınıza sarıldığını düşünün.
82 Odadaki ince ince işlenmiş duvar, pencere ve çerçeve süslerinin, sıkılmış gırtlağınızdan çıkan sessiz çığlığın
rengindeki kızıl halının kıvrım ve yuvarlaklarının ve katilinizin sizi öldürürken çıplak ve iğrenç ayağıyla
acımasızca bastığı harika yorgana inanılmaz bir incelikle ve neşeyle işlenmiş sarı ve mor çiçeklerin hepsi, aynı
amaca hizmet ederler: Bir yandan bakmakta olduğunuz resmin güzelliğini vurgularken, bir yandan da içinde
ölmekte olduğunuz odanın.
83 "Behzat'ın," demişti yirmi yıl once benimle birlikte titreyen ellerimdeki kitaba bakan ihtiyar usta. Yuzu yanı
başımızdaki mumdan değil, gorme zevkinden aydınlanmıştı. "O kadar Behzat'ın ki, imzaya gerek yok."
Behzat da bunu bildiği icin imzasını resmin gizli bir koşesine bile atmamıştı. İhtiyar ustaya gore Behzat'ın
bu tutumunda bir utanc ve sıkılma vardı.
84 Zavallı kurbanımı can havliyle bulduğum sıradan ve kaba bir usulle oldurdum. Eserimden geriye beni ele
verecek kişisel herhangi bir iz kalıp kalmadığını araştırmak icin geceleri bu yangın verine geldikce uslup
sorunları kafama daha da cok uşuşmeye başladı. Uslup diye tutturdukları şey, kişisel bir iz bırakmamıza yol acan
bir hatadır yalnızca.
85 Yağan karın aydınlığı olmasaydı da burayı bulurdum: Burası, yirmi beş yıllık arkadaşımı katlettiğim yangın
yeri. Kar, benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş. Bu, Allah'ın da üslup ve imza
konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor. Dört gece önce, o akılsızın ileri sürdüğü gibi
bağışlanmaz bir günahı, farkında olmadan bile olsa, kitabı nakşederken işlemiş olsaydık, Allah biz nakkaşlara bu
sevgiyi göstermezdi.
86 O gece, Zarif Efendi'yle bu yangın yerine girdiğimizde kar yağmıyordu daha. Uzaklardan yankılanarak
gelen kopek ulumalarını işitiyorduk.
"Niye buraya geldik?" diye soruyordu zavallı. "Bu vakitte bana burada ne gostereceksin?" "İleride bir kuyu, ondan on iki adım otede de yıllardır biriktirdiğim gomulu param var," dedim.
87 "Bu
anlattıklarımı kimseye söylemezsen Enişte Efendi de, ben de seni sevindiririz."
"Demek baştan beri ne yaptığını bildiğini kabul ediyorsun..." dedi hevesle.
"Ediyorum," diye çaresizlikle yalan söyledim.
"Yaptığınız resim çok büyük bir günahtır biliyor musun?" dedi saflıkla. "Kimsenin cüret edemediği bir
küfür, bir zındıklık. Cehennem'in en dibinde yanacaksınız. Azabınız, acılarınız hiç dinmeyecek. Beni de ortak
ettiniz."

Связаться
Выделить
Выделите фрагменты страницы, относящиеся к вашему сообщению
Скрыть сведения
Скрыть всю личную информацию
Отмена