| 1 |
Sonra da oturup rahat yaşadığım yılların belgesi olan yağlarımı seyrettim. Üzerime giydiklerim sorun olmamıştı, fakat postallar direniyordu. Tahtadan üretilmişçesine serttiler ve ancak yumruklarımı kullanarak giyme becerisi gösterebilmiştim. Sonra, birkaç şiline aldığım mendil, bıçak, tütün ve sigara kâğıdını ceplerime dağıttım. Merdivenlerden aşağıya adımlarımı atarken, kötü bir şeylerin olmasını beklermişçesine bir davranışa bürünen arkadaşlarımla vedalaştım. Dışarıya çıkmak üzereyken rastladığım hizmetçi kadın, önce yüzüne kötü bir görünüm verecek olduysa da, ardından gülümseme denebilecek bir anlam yükledi. Aslında buna pekâlâ da gülmek deme olasılığı vardı. Henüz sokağa yeni çıkmıştım ki, çevremdeki değişiklik beni şaşkınlığa uğrattı. Avamla aramdaki kölece diyaloğu bir anda söküp atmıştım. Ben de onlardan biriydim artık. Ceketimin incelmiş kollarında, onlardan biri olmamın belgesini taşıyordum. Bu ana kadar bana gösterdikleri yapay saygı sonlanmış ve yerini, sevgiyle sarmalanmış bir arkadaşlık almıştı. Kadifeden elbise giymiş, boynuna kirlenmiş mendil sarılı adam, benimle artık "bayım" ya da "patron" diye konuşmaya başlamıyordu. Bundan sonra, ben onların bir arkadaşıydım ve böyle de adlandırılıyordum. Bu arkadaş sözcüğü içtendi ve kendine özgü söylenişi ile kullanılıyordu. Sıcaklık, dostluk, dayanışma, bütünlük arz ediyordu. Patron farklıydı, o sözcükte bir büyüklük, üstünlük vardı. Bu sözcüğü taşıyan adam, alttakilerin omzuna basıyordu ve alttakiler de bu yükten kurtulabilmek için daha yukarılara kaldırmaya çalışıyorlardı onu. Döküntü giysilerim ile edindiğim bu deneyim, yurtdışına çıkmış Amerikalıların hiçbir zaman edinemeyecekleri zevki tattırdı bana. Avrupa'ya Amerika'dan gelmiş bir gezgin, Lidya Kralı Kresus ile bir benzerliği yoksa, yani o denli para pul sahibi değilse, bir süre sonra servetini yitirip yoksul düşme korkusuna kapılır ve çevresini saranların cüzdanını hafifletme derdinde olduklarını sanıp, o cüzdan içinde yer alanları en namahrem yerlerine sokuşturup gizlemeye çalışır. |
| 2 |
Şöyle söyleyeyim, Johnny Upright, Doğu yakasının en saygın sokağında ikamet etmektedir. Amerika'dan bakınca, bu sokak sıradan ve belki de kalitesiz olarak nitelenebilir, ama Doğu yakasında burası, en güzel yer olarak genel kabul görür. Doğu yakası, pisliğin hâkim olduğu bir sürü sokakla doludur, tüm bu sokaklardan; bitmiş, yoksulluğun içine yuvarlanmış, yıkılmış, kir pas içinde gençler akıp dururken, o sokak oldukça farklı bir durumdadır ve dolaşanı da çok azdır. Buradaki evler de diğerlerinden farklı değildir, yol boyunca komşularıyla omuz omuza ve yan yana dizilmişlerdir. Girişleri bir tektir. Cepheleri altı metreyi aşmaz, arkalarında sıvasız tuğla duvarları bulunur, adeta bunlar bir araya toplanmış toprak yığıntısını andırır. İnsanlar burada, yağmursuz günlerde kurşuni gökyüzünü izleyebilir. Unutmamamız gereken şey şu ki; biz burada Doğu yakasından ve buranın göreceli olarak zenginliklerini dile getiriyoruz. Burada ikamet edenlerin bazılarının durumu o kadar iyidir ki, evlerinde hizmetçi bile barındırırlar. Sözünü ettiğimiz Johnny Upright da, şansın yüzüne güldüğü insanlardandır. Bunu nasıl bildiğime gelince, bu garipler garibi dünya köşesinde, bir hizmetçiyle tanıştım. Johnny Upright'ın evinin kapısını çalınca beni hizmetçi karşıladı. Burada dikkat çekici konuysa hizmetçinin görünümünün içler parçalayıcı ve acındırıcı oluşuydu. Kadın, böylesi bir durumda olmasına karşın, beni son derece küçümseyici ve acıma dolu bakışlarla karşıladı. Davranış biçiminden konuyu kısa kesmek eğiliminde olduğu anlaşılıyordu. Günlerden pazardı, Johnny Upright evde değildi ve tabii ki yapılacak şey yoktu. Bense direniş gösterdim. Yapılabilecek bir şeyler olduğunu tartışmaya açtım. Nihayet Bayan Upright ortaya çıktı ve yüzüme dahi bakmadan, hizmetçiyi bir güzel haşladı, kapı hemen kapanmalıydı. Johnny Upright evde bulunmuyordu, kaldı ki pazar günleri zaten kimseyi kabul etmezdi. Bense bunun çok kötü bir şey olduğunu söyledim. Aradığım bir iş miydi? Hadi canım, hiç de değil. Durum bunun tam tersiydi. |
| 3 |
Bu, bana yapılmış bir iltifattı. İyi davranışlarım sonuçlarını veriyordu. Mutfakla aynı katta olan, zeminden bir buçuk metre aşağıda yer alan yemek odası, o denli karanlıktı ki, gözlerim bu karanlığa alışsın diye, bir süre ayakta beklemek zorunluluğu duydum. Oysa ki henüz dışarıda gün ışığı vardı, öğlendi. Odanın içine, üst kısmı kaldırım hizasında olan küçük pencerenin, çok küçük bir bölümünden pis bir ışık girmeye çabalıyordu. Ve ben, bu pis ışıkta gazete okunabileceği keşfini yaptım. Johnny Upright'ın eve dönüşünü beklerken, sizlere buraya neden geldiğimi, amacımın ne olduğunu anlatmaya çalışayım. Doğu yakasının insanlarıyla düşüp kalkar; yer içerken, uyurken, sığınabileceğim; başımı sokabilecek bir yerim olsun istiyordum. Bulunduğum mekândan da çok uzakta olmamalıydı böyle bir yer. Ara sıra böyle bir yerde temizlenebilmeliydim. Yani zaman zaman yazılarımı yazabileceğim bir yerdi düşündüğüm. Ayrıca, mektuplarımın da bir adresi olmalıydı. Hem böylesi bir limana sığındığımda, uygarlığı soluyabilmeliydim, üzerimden sefaleti zaman zaman sıyırıp atmalıydım. Yalnız, bu işin güç bir yanı vardı. Eşyalarımın güvencede olacağı evin sahibinin, benim çift yanlı yaşamımdan haberdar olmaması gerekiyordu. Ama eşyaların güvenlikte olmasını sağlayacak ev sahibinin, kiracısıyla ilgisiz bir ilişki kurması, eşyaların güvenlik sorununu sarsıyordu. İşte Johnny Upright'ı görmek isteyişimin nedeni buydu. Otuz yıldır Doğu yakasında oturan ve doklarda çalışmış eski bir hükümlünün taktığı isimle ünlenmiş, herkesçe tanınan bu hafiye, bana istediğim ev sahibini bulacaktı. Daha doğrusu ev sahibesini. Ev sahibim bir hanım olmalıydı. Yani bu namuslu kadıncağız, kiracısının garip geliş gidişleriyle ilgilenmeyecek ve onun bir suçlu olduğunu aklına getirmeyecekti. Adamdan önce eve dönen iki kızı gerçekten çok güzeldi. Kenar mahalle güzelliklerinde izlenebileceği gibi, zayıf ve iç açıcı bir güzellikti bu, ama gün batımı renkleri nasıl çabucak bitip yok oluyorsa, öylesi bir hızla yok olup, yitiklere karışacak bir güzellik. |
| 4 |
Londra'nın Doğu yakasında haftalığı altı şiline ya da bir buçuk dolara tuttuğum yer konusunda başarılı bir iş çıkarmıştım. Diğer sokaklarla kıyaslandığında güzel bir görünüm arz eden burası, Amerikan değer yargılarıyla, korkunç kötü döşenmiş, rahat olmayan küçük bir yerdi. Yarı boş görünümündeki odama bir süre sonra yazılarımı yazmak için bir daktilo yerleştirdiğimde, içinde adım atacak yer kalmamıştı. Ama bir sürenin geçmesiyle kendime, içeride rahatça dolaşabileceğim bir sistem oluşturdum. Odayı kendime uygun düzenledikten sonra, döküntü giysilerimi üzerime geçirerek dışarıda dolaşmak üzere orayı terk ettim. Kiralık oda sorunu benim için güncel bir sorundu ve yeni bir yer aramaya koyuldum. Yoksul ve ailesi de oldukça kalabalık bir adam olarak görüyordum kendimi, içinde bulunduğum bu durumda nasıl bir davranış sergilemek gerektiğini tespit etmeye çalışıyordum. İlk saptamam, boş yerlerin oldukça az oluşu ve aralarının millerle ifade edilebilecek uzaklık içermesiydi. Saatlerce dolaştıktan sonra, düşündüğüm büyüklükte bir yere rastlayamamıştım. Gerçek tüm çıplaklığı ile orta yerde duruyordu. Evli ve çok çocuklu bir aile babasının bu semtte yer bulması olası değildi. O zaman çabamı boş bir odaya yönelttim. İçine karımı, çocuklarımı ve eşyalarımızı yerleştirebileceğim bir oda. Bir odada bir erkek; karısı, çocukları ve eşyalarıyla, buranın insanlarına göre pekâlâ yaşayabilirdi. Birden fazla oda sorduğumdaysa, karşımda yer alanlar, Oliver Twist'mişim gibi hayret içinde bakmaya başladılar. Bir başka şaşırtıcı gerçek de; bir yoksul aile nasıl bir odaya sığınabiliyorsa, onların da buraya ayrıca kiracı bulabilmeleriydi. Bu odalar üç ile altı şilin haftalıkla kiralanabildikleri gibi, gelen kiracı, sekiz peni ile bir şiline, kendisine yatabilecek bir yer sağlamış oluyordu. Hatta birkaç şilini gözden çıkarabilse ve bunu göze alabilse, ev sahibiyle yemek yeme olanağına kavuşuyordu. Ben bu konuyu düşsel bir şekilde inceleyemedim. Tabii bu durum, benim için bağışlanamaz bir şeydi. Sadece gördüklerimde değil, çevremi saran binlerce evde de banyo denen şeyden eser yoktu. |
| 5 |
Sanırım yirmi altı yaşındaki bu adamla daha fazla bir şey konuşmaya gereksinimim kalmamıştı. Her şeyi tüm açıklığıyla kavramıştım. Bir kez, ev yaşamının ne olduğunu bilmiyordu ve bilmesi de olası değildi. Aile kavramı onun için yabancı bir sözcüktü. Babası, babasıyla annesinin kurduğu yuva, onlarla atbaşı giden yoksulluk, içinde bulunduğu duruma yuvarlamıştı onu. Bilinçaltında en büyük zevki aramış ve bulmuştu. Genç alkolik, olgunlaşmadan bitişe ulaşmış adam, ateşçilik yapamayacak denli tükenmiş bir beden ve beceriksizlik... Ne bir işi olabilirdi, ne de bir yuvası. Bunları ona anlattığımda her şeyi kavramıştı, fakat elinden gelebilecek bir şey yoktu. Doğumundan itibaren çevresini saran olgu, onu böylesine sertleştirmiş, hareketsiz kılmıştı. Yıkılmış geleceğini öylesine açık görüyordum ki, bu durum beni sarstı. Her şeye karşın hiç de kötü birisi değildi. Ne ahlaksızdı, ne de akıl yoksunu. Aklı başındaydı ve çevresindekilerden daha güçlü bir görünümdeydi. Uzun kirpikleri, yuvarlak yüzünde gölgeler bırakıyordu, iri mavi gözleri vardı. Sürekli gülümseyen güzel bir yüz, sanki mavi gözlerinin altında bir mizah saklanmıştı. Biçimli bir ağıza ve yumuşak dudaklara sahipti. Gerçi, üst dudağına yerleşmiş bir çizgi vardı, ama onu çirkin göstermiyordu bu. O güzelim kafası, güçlü bir boyunla o denli güzel bir bedene oturmuştu ki, soyunurken gördüğümde, bedeninin güzelliği beni hiç de şaşırtmadı. Daha önce, bedenlerini jimnastik salonlarında güçlendirmiş kişiler görmüştüm, ama bunun bedeni hiç de onlarınkine benzemiyordu. Çalışmayla edinilmiş bir vücuttu bu ve birkaç yıla varmaz, bu lanetlenmiş görünüm tümüyle çökerdi. Böyle bir yaşam, kurban olarak sunulamaz, bozuk para gibi harcanamazdı. Ama şunu hemen eklemem gerekir ki, Londra gibi bir yerde, böylesi canavar bir şehirde, dört şiline bir aile ocağı inşa edilemezdi. Sahne işçisi de aynı konumdaydı. O da kazandığıyla ancak iki yakasını bir araya getiriyordu, ama evlendiğinde durum değişecek ve bir odaya birkaç kişiyle tıkıldığında, yakası makası kalmayacaktı. |
| 6 |
Doğu yakası üzerine öğrendiklerim başlangıçta çok yüzeyseldi. Ayrıntılara ulaşmaya başladıkça gördüm ki, bu yoksulluğa rağmen, hâlâ mutlu olan insanlar var. Küçük esnafın, sanatkârların oturdukları sıra sıra dizilmiş kaba görünümlü evlerinde, mutluluğu yaşadıklarını duyumsadım. Akşam çökerken ağzında pipolu erkeklerin, çocuklarını kucaklarına alıp, karılarıyla birlikte ev kapılarının önlerinde oturup, neşeli kahkahalar savurarak komşularıyla dedikodu yaptıklarını gördüm. Onların mutlu oldukları çok belirgindi, çünkü çevrelerini saran yoksulluktan uzaktılar. Gene de bu durumları, yalnızca midelerinin dolu olmasından kaynaklanıyordu, ama buysa sıkıntı vericiydi. Düş kuramayan, sıkıcı insanlardı bunlar. Din de onlarla yakınlık kuramamıştır. Göremedikleri şeyler, onları ne korkutur, ne de rahatlamalarını sağlar. Bunun ayırdına bile varamazlar. Doldurulmuş bir mide, tüten bir pipo, olmazsa olmaz biraları, bütün bunlar, onların yaşama bağlılık nedenleridir. Bütün bunlar hep böyle sürse, ortada sorun olmazdı. İşin aslı, yani özü, durumun böyle olmamasıdır. Yaşamları çürüme ve çözülmeyi de içeriyordu, bu hareketsizliği kırmaları olanaksızdı. Gelecekleri yoktur, yokluğun kendini duyurması ve yuvarlanışın, uçuruma gidişin ortaya çıkışıyla her şey başlar. Kendi yaşamlarında bu düşüş yeni yeni başlangıç yapmaya başlamıştır, ama içinde bulundukları bu durumu çocuklarına ve torunlarına miras olarak bırakırlar. Burada insanlar gereken şeylerin pek azını ele geçirebilirler ve elde edilmiş azlık, çok açıktır ki birikim sağlayamaz. Şehir yaşamı, insan için hiç kolay değildir, ama Londralılarınki hiç de kolay değildir ve erkeğiyle, kadınıyla işçiler buna katlanamazlar. Düşünülenlerle, gerçekleşenler arasında büyük uçurumlar vardır. Taşradan olanca isteği ve gücüyle gelmiş olan işçi, bir sonraki kuşağa kötü işçiliği miras bırakır. Bitmez tükenmez baskı ve itilip kakılmalarla yaşama tutunmaya çalışan ikinci kuşak işçiler, babalarının yaptıklarını beceremezler. Uçurumun dibinde sonlanacak yola girilmiştir artık. |
| 7 |
Evet, bu atmosferde yaşam mücadelesi veren Londralı işçiler, bu sülfürik asidi tüm yaşamları boyunca solunum yoluyla almaktadırlar. Bu nedenle, şu kaçınılmaz sonucu ortaya koymak zorundayız: Londralı çocuklar, daha gençken çürüme trendine girmiş oluyorlar. Hemen hemen bütün ağır işlerin işçileri Londra'nın dışındandır. Örnek mi verelim: Londra polisinin kayıtları, elemanlarının on iki bininin Londra dışında olmasına karşın, yalnızca üç bini Londralıdır, diye ifade etmektedir. İnsan ister istemez, bu ve benzeri kenar mahallelerin birer insan öğütme, insan yeme makinesi olduğunu düşünüyor. Doldurulmuş mideleriyle mutluluk tablosu çizen küçük esnafın, sanatkârların sokaklarından geçerken, onlar için duyduğum kaygı ve acıma, uçurumun dip noktasında can çekişmekte olan dört yüz elli bin kişiye kıyasla daha fazlaydı. Uçurumun dibindekiler ölmeye yüz tutmuşlar, ama bu sözünü ettiklerim, iki üç kuşak sürecek bir can çekişmeyi, yokoluşu yaşayacaklar. Ama tüm bu söylediklerime karşın, yaşam kaliteleri hâlâ iyi ve bu insanlar bu koşullarda, iyi durumlarını daha uzun süre koruyup, yaşamlarını böyle sürdürebilirler. İçlerinden saygın insanlar, yöneticiler, kahramanlar ve sanatçılar çıkabilir ve onların durumunu daha iyileştirmek için çalışabilir. Bu küçük, sıradan insanların ortamından dışlanıp, uçuruma yuvarlanmaya başlayacak olanların temsilcisi olabileceğini söyleyebileceğim bir kadınla tanıştım. Kocası bir tesisatçıydı ve ayrıca sendika üyesiydi de. Ama tesisatçılığı yeteri kadar iyi olmadığından, sürekli iş bulamıyordu. Gerektiği ölçüde güçlü ve girişimci olmadığından, bulduğu bir işte uzun süre barınması olanaklı değildi. Bu ailenin iki çocuğu var ve ailenin tamamı sözüm ona oda diye niteleyebileceğimiz iki deliğe yerleşmişler. Haftalık ödemeleri yedi şilin tutuyor. Ne ocakları, ne de sobaları var. Yemeklerini şömine içindeki havagazında yapıyorlar. Sürekli olarak da aynı yöntemi kullanarak havagazından yararlanıyorlar. Yöntemleri şu; deliğe atılan bir peni ile gaz gelmeye başlıyor ve bir süre sonra da gaz kesiliyor. |
| 8 |
Çoklukla daha fazla yeme gereksinimi duymalarına rağmen, yarı aç yarı tok kalkmışlar yemek masasından. Uçuruma yuvarlanış başladı mı, sürekli olarak çekilen gıdasızlık, insanın yaşam damarlarını sömürmeye, gücünü tüketmeye başlar. Düşüşü çabuklaştıran etkenlerden biridir bu. Kadın da ağır işçiler arasına katılmıştır artık. Sabahın kör karanlığında, dört otuzdan başlayarak, akşam son sokak lambasının sönüşüne dek atkı ve önlük örmektedir. Bir düzineye kazandığı ise, yedi şilindir. Kocasının iş takip etmesi ve bulması için sendikaya üye olması, ayrıca bu iş için sendikasına haftada bir buçuk şilin ödemesi gerekmektedir. Bir iki defa sendika greve gitmişken, iş bulmaya kalkışmışsa da, ceza olarak sendika on yedi şilin tahakkuk ettirmiş. Kızlardan büyüğü, haftalık olarak üç şiline bir terzi yanında çalışmaya başlamışsa da, durgunluk olduğunda işten çıkarılmış. Üstelik işe başlarken aldığı küçük bir ücret, giderek artması gerekirken, mesleği öğrenmesi neden gösterilerek zaman zaman kesintilere uğramış. Bu işin ardından beş şiline bir bisiklet fabrikasında iş bulmuş ve bu işi üç yıl sürmüş. Bu süre içinde de, eviyle işi arasındaki uzaklık bir hayli uzun olduğundan sık sık geç kalmış ve onlar da sık sık aynı şekilde ceza kesmişler. Bu durumda; kadının ve erkeğin yapabileceği bir şey yoktur, rolleri bitmiştir, uçurumdadırlar artık. Hiçbir tutunacakları dal kalmamıştır, uçurumun dibinde sayılabilirler. Ama ya kızları? Sürekli olarak mahkûm oldukları gıdasızlık; kafaca, bedence ve ahlaki olarak çöküntüye uğramaları sonucu, domuzca bir yaşam kalmıştır onlara. Bunları kaleme alırken, hava her türden düzenbazlığın, sahtekârlığın ve rezilce yaşamın olağan karşılandığı bir iç bulandırıcılık içinde karardı. Komşuda bağırtılar başladı, kavga ediyorlar ve ben bunları ilk duyduğumda köpeklerin dalaşmaya başladığını sanmıştım. Bir süre geçtikten sonra bu seslerin insanlar tarafından çıkarıldığını kavradım. Üstüne üstlük bunlar kadındı. Sarhoş kadınlar kavga ediyordu, insanların duymak istemeyeceği sözcükleri kullanıyorlardı. |
| 9 |
Bir banka oturup dinlenmek yasaklanmamıştır, ama o banklar yalnızca dinlenmek için oraya konmuşlardır. Ayrıca o bankların sayısı da o denli azdır ve birbirlerine o kadar uzaktır ki. Yorgunluktan tükenmiş bedeninizi, düşe kalka ve sendeleyerek Londra'nın bitip tükenmek bilmeyen caddelerinde dolaştırmak zorunluluğundasınızdır. Eğer dayanamayıp da uygun bir kapı aralığına sığınacak olursanız, emin olun, her yerde bitiveren polis, az sonra sizi orada da bulacaktır. Onun görevi, sizi oradan koparıp atmaktır. Yasalar bunu emreder. Günün ilk ışıklarıyla acılarınız artık son bulmuştur. Evinizin yolunu tutup, dinlenmeye çekilebilirsiniz. Başınızdan geçenleri anlatmak için sizin de bir hikâyeniz vardır artık, ölünceye dek bunları unutmaz, zaman zaman dostlarınıza anlatırsınız. Bu öykü giderek büyür ve zamanla kocamanlaşır. Londra'nın gece yaşamındaki sokakları, Odysseia'nın bitmek bilmez öyküsüdür ve sanki siz de Homeros'sunuzdur. Oysa benimle Poplar evine doğru yürüyen iki yoksul ihtiyar için, bu hiç de böyle değildir. Yalnızca onlar için değil, bu gece Londra sokaklarında sabahlayan otuz beş bin kadınlı ve erkekli kalabalık için de böyle değildir. Ama bir şeye dikkat edin, bu geceyi tam olarak yatacakken anımsayın. Yoksa o yumuşacık yataklarınızda uykusuz bir gece geçirmek olasılığınız vardır. Bu insanların çoğu yaşlıdır ve etleri dökülüyordur, kanları da çekilmiştir. Beslenmeleri uygunsuzdur, sağlıksızdır. Onlar bu acımasız geceyi soğukkanlılıkla karşılamayacaklar, ayrıca gün boyu da karınlarını doyuracakları kırıntı peşinde koşturacaklardır. Mile End Caddesi'nde marangozla arabacı arasında yürüyüşümü sürdürüyorum. Doğu Londra'nın can damarı bu cadde boyunca on binlerce insan yaşamını sürdürmektedir. Buna dikkatinizi çekmemin nedeni, sizlerin de az sonra anlatacaklarımı rahat kavramanızdır. Az önce söylediğim gibi, onlarla birlikteydim ve onlar kızıp da ülkeye küfürler sıraladıkça, ben de buna katılıyordum. Üstüne üstlük, korkunç bir ülkede yalnız başına kalmış küçük bir çocuk gibi küfrediyordum. |
| 10 |
Saat altıdan sonra içeri giriliyordu, fakat bu girişimi başarılı kılmak için, bu kadar saat erken davranmak gerekiyordu, ben sıradaki yerimi aldığımda yirminci insandım. Ortalıkta dolaşan söylentiye inanılacak olursa, bugün içeri alınacakların sayısı yirmi ile sınırlanmıştı, ama saatler dördü gösterdiğinde bizim kuyruğun sayısı otuza ulaşmıştı. Sondan öne, on kişinin beklediği şeyse yalnızca bir mucizeydi. Daha sonra gelenlerin yaptığı şeyse; sıraya şöylesine bir göz atıp gitmek oldu. Çivi'ye girmek için sıra dolmuştu, bu kesindi. Sırada beklerken, başlarda insanlar pek az konuşuyorlardı, ama bir süre sonra sağ ve solumda yer alan adamlar çiçek hastalığından aynı hastanede yattıklarının ayırdına vardılar. Tedavi gördükleri yerde bini aşkın hasta vardı. Konuşmalarını derinleştirdiler. Hastalıklarının en iğrenç durumlarını konu ediyorlardı. Öğrendiğim kadarıyla hastanede her altı kişiden biri ölüyordu. Biri üç, diğeri üç buçuk ay hastanede kalmıştı ve bu süre sonunda kokmuş olarak çıkmışlardı oradan. Sinirlerim gerilmiş ve tüylerim diken diken olmuştu konuşmaları dinlerken. Onlara, hastaneden ayrılalı ne kadar süre geçtiğini sordum. Biri iki, diğeri üç hafta dedi. Suratları delik içindeydi, fakat birbirlerine yüzlerinin fazla tahrip olmadığını söylüyorlardı. Bu arada, hâlâ tırnaklarının altında işlevini sürdürmekte olan çiçek hastalığının izlerini de gösterdiler. Birisi kalkıp, bir hastalık tohumunu söktü ve havaya doğru savurdu, amacı daha iyi göstermekti. Kendimi iyice elbisemin içine büzüştürmüş, bu tohumların üzerime gelmemesi için dua ediyordum. Bu arada, ikisinin de hastalanmasının nedeninin aylaklık olduğunu öğrenmiştim. Hastalık öncesi, gece ve gündüz demeksizin dolaşıp, nerede bir iş varsa orada çalışıyorlarmış. Hastane çıkışı ise, ne denli iş aramışlarsa da, bulmaları mümkün olmamış. Çivi'ye ise bir parça olsun dinlenmek için gelmişler. Anlaşıldığı kadarıyla, bu ülkede yalnızca yaşlılar şanssız değil. Hastalığa tutulanların geleceği de yaşlılardan farksız. Sonra başka bir adamla konuştuk. |
| 11 |
Adı Zencefil'di. Sıranın en önündeydi. Bir yıl kadar önce, bir balıkçı için çalışırken, bir yerini kırmış. Kaldırıldığı hastanede, düşme nedeni olarak geçici bir baygınlık denmiş ve şişen ayağı için vazelin verilerek savuşturulmuş. Ağrıları arttığında onunla ovuyormuş. Bir süre sonra bir gün, gene yuvarlanıvermiş yere. Gereken yapılmış. Gittiği eski patronu yaralanma onun işinde gerçekleştiği hâlde, işbaşı yaptırmamış. Kendi ifadesiyle yarım bir adam olarak kalmış. Eskiden ağır şeyleri taşıyarak yaşamını sağlıyormuş, şimdiyse bu mümkün değilmiş artık. Bundan sonra onun bulunması gereken yer yoksullar eviyle, sokaklarmış. Evet, sırtına taşıyacağından daha ağır bir balık sandığı yüklemesi, yaşamdan yana tüm mutluluklarını silip süpürmüş. Sırada bekleyenlerin birçoğu Amerika görmüş ve orada yaşamıştı, ayrıldıklarındaysa yanıyor, kendilerine küfür üstüne küfür ediyorlardı. Niçin, hangi akla hizmet ederek buraya gelmişlerdi? İngiltere onlar için bir hapishaneydi ve artık kaçmalarına da olanak yoktu. Ne yol parası biriktirebilirler, ne de iş bularak oraya gidebilirlerdi. Bense, tüm parasını yitirmiş bir denizciydim ve tümü birden beni teselliye çalışıyorlardı. Söyledikleriyse hep aynı şeylerdi. Kesin olarak, Çivi ve benzeri yerlerin uzağında bulunmak gerekiyordu. Ne yapıp etmeli, beni karşıya ulaştıracak bir gemide kendime iş edinmeliydim. Yapabileceğim diğer bir şey de, iş bulup, para kazanıp, bir gemiciye rüşvet verip, gemiye kaçak binip ya da gene bir gemide iş bulup, gene böylesi bir adama kazandıklarımı yedirmeliydim, buradan kurtulmam için öğütlerde bulunuyorlardı. Hepsi de, beni bu yoksulluktan kurtaracak olan gençliğime ve gücüme gıpta ile bakıyorlardı. Onlarsa, bendeki bu özellikleri yitireli çok olmuştu, bir daha da sahip olmaları olası değildi. İçlerinde genç biri vardı ve ben de diğerleri gibi, onun da kurtulacağına inanıyordum. Daha gençlik yıllarında Amerika'ya gitmiş ve hiçbir zaman on iki saatten fazla işsiz kalmamıştı. Biraz paralanınca vatanına dönmüştü, ama şu duruma bak ki, burada sürünüyordu. |
| 12 |
Cumartesileri hariç, haftanın diğer günleri sabahın yedisinden, akşamın onuna dek çalışıyormuş ve cumartesileriyse gece yarısı ancak işi son buluyormuş. Tüm bu çalışmalarının karşılığında ise, haftada eline yalnızca bir İngiliz sterlini geçiyormuş. Yoksullar evinde geçireceği ilk gecesi olacakmış bu. Amacı yalnızca dinlenmekmiş. Buradan çıkınca da hemen Bristol'e doğru gidecekmiş. Bristol'de ise, kendisini Amerika'ya ulaştıracak bir iş bulması büyük bir olasılıkmış. Sırada bekleyenlerin çoğu, onun çapında değildi. Çökmüş kişilerdi ve yoksullardı. Ama insanlıklarını yitirmemişlerdi. İşinden evine dönen bir arabacıyı anımsıyorum. Adam, evinin önünde durduğunda, çocuğu ona doğru koşmuş ve arabanın üstüne çıkmak istemişti. Araba, çocuğun ona kendi inisiyatifiyle binmesine olanak vermeyecek denli yüksekti, tüm uğraşlarına karşın çocuk yerde kalmıştı. Tam bu sırada, içimizden biri, sırasından ayrılıp arabaya doğru yürüdü ve çocuğun arabaya binmesine yardımcı oldu. Bu yardımın yalnızca sevgiden kaynaklandığını duyumsadım. Arabacı da yoksul birisiydi ve o da bunun ayırdındaydı. Aramızdaki adamın, çocuğun arabaya binmesine yardımcı olması üzerine, arabacı da ona teşekkür etti. Diğer tanık olduğum olaysa, karı koca bir çift arasında geçti. Adam, karısı geldiğinde sıraya geçeli yarım saat kadar olmuştu. Dış görünümlerinden anlaşıldığı kadarıyla kadının giyimi hiç de kötü değildi. Başında eskice bir şapka, elindeyse bir bohça vardı. Kadın konuşurken, kocası onun yanına biraz daha yaklaştı, rüzgârdan uçuşup dışarı çıkan bir tutam saçı, şapkasının altına kibarca soktu. İnsan, böylesi sıradan bir davranıştan bir dolu sonuca ulaşabilir. Adam, karısının düzensiz görünmesini istemiyordu ve sıradaki yoksullar onun gözünde birer insandılar, o insanların karısını beğenmesi onun için önemli bir şeydi. Ama hepsinden de önemli olanı, karısına karşı duyduğu ve hissettirdiği sevgi olsa gerek. Nedeni de şu: Erkek diye nitelenen varlık, sevip saymadığı bir kadının güzel ve düzenli görünmesi için hiç de böylesi bir uğraş içine girmez. |
| 13 |
Konuşma ve davranışlardan anladığım şuydu: Burada yer alan insanlar, burayı sevmiyorlar, ama zorunlu olduklarından buraya geliyorlardı. İyice dinleniyorlar, sonra iki ya da üç geceyi dışarıda geçiriyorlar, ardından gene buraya geliyorlardı. Düzensiz yaşamın kendilerini çok kötü duruma soktuğunu biliyorlar, fakat ellerinden başka bir şey gelmiyordu. Amerika'da gezgin serserilerin yaptıkları, aylaklık olarak tanımlanıyor, buradaysa bu, yol tepmek olarak ifade ediliyordu. Bir yer bulmak, yemek bulmaktan daha zordu. Oradaki aylaklar, içinde bulundukları ortamın suçlusu olarak Rus ve Polonyalıları görüyorlardı. Aylaklara göre, gücü kuvveti yerinde olan bu insanlar, hem daha çok çalışıyorlar, hem de daha ucuza iş görüyorlardı. Dolayısıyla da onların yerini alıyorlardı. Saat yediye gelirken banyo yapmak için çağrıldık. Üzerimizden çıkanları bir bohça şekline getirip yan yana sıralıyorduk. Mikroplarımızın transferi için iyi bir yöntemdi bu. İkişerli gruplar hâlinde banyoya giriyorduk. Bizden öncekiler aynı suda yıkanmış olduğu gibi, bizden sonrakiler de bu suyu kullanacaklardı. Dışarıya çıktığımızda herkesin ortak kullandığı ıslak havluları verdiler. Tüm bu işler yapılırken, çevremdekilerin çıplak vücutlarını gördükçe, uğramış oldukları tahribat beni garipleştiriyordu. Pijama verdiler. Kim bilir benden önce kaç kişi daha giymişti bunları! İki battaniye ile birlikte yatakhanenin yolunu tuttum. Borular arasına gerili yelken bezlerinin içine yattım. Gerili yelken bezleri arasında on beşer santim uzaklık vardı ve yerden de yirmi santim kadar yükseklikteydiler. İşin ilginç yanı, baş kısmı o denli yüksekteydi ki, insan ister istemez aşağıya doğru kaymak zorunda kalıyordu yatarken. Uyumam için saatlerin geçmesi gerekti. Çoğu insan birtakım olmayacak rüya görüyor olmalıydı ki, bağırarak sıçrıyor ve insanı tedirgin ediyordu. Tam dalmıştım ki göğsümün üzerinde bir farenin gezmesiyle feryat figan uyandım. Benim bağırtıma uyananlar, bir dolu küfür savurduktan sonra yeniden uyumaya başladılar. |
| 14 |
Sancağı dolaştırmanın taşıdığı anlam; tüm gece süresince sokakları arşınlamaktır. Bu deyimin anlamını kavrayabilmek için dışarıya çıktım, amacım merakımı giderebilmekti. Kadın ve erkeklerden oluşan bir yığın insan topluluğu bu yöntemi kullanıyordu. Bu sefer Batı yakasını deneyecektim. Leicester Alanı'ndan Hyde Park'a kadar olan bölümü tarayacaktım. Tiyatro gösterileri bitmiş, insanlar sokaklarda kendilerini evlerine ulaştıracak araba arayışındaydılar, yoğun bir yağmurla ıslanıyorlardı. Gerçi yollar araçlarla doluydu, fakat hemen hepsi daha önceden tutulmuştular. Geceyi uygun bir yerde geçirmek amacıyla burada insanların para kazanmak için çaba göstermelerini gözlemledim. Paltosu olmayan kadın, erkek, çocuk, bir dolu yoksul insan yağmurdan ıslanmışlardı ve bir araç peşindeydiler. Ortama umutsuzluk hâkimdi. Burada yağmurun ıslattığı bu insanlar, büyük bir risk içindeydiler. Çünkü çoğunun, yağmurun içlerine işlemesine karşın, gereken parayı kazanıp kazanamayacakları belli bile değildi. Fırtına olan bir gecede, direnci olmayan ıslak vücutların karşı koyması olası değildi. Benimse karnım toktu ve yatacak yerim vardı, bu hâlde bile müthiş bir ıstırap içindeydim. Londra'da sancak dolaştırmak öyle kolay bir şey değildir. Bu insanların bedenleri sırılsıklamdı ve üstelik açtılar da. Tiyatrolardan çıkan insan kalabalığı bir süre sonra dağılmış, sokaklar sessizliğe bürünmüştü. Ortalıkta yalnızca yoksul kadın, erkek ve çocuklarla; onların sığındığı kapı girişlerini gözlemleri altında bulunduran polisler kalmıştı. Fakat Piccadilly, erkek avına çıkmış kadınların sayesinde hiç de boş sayılmazdı. Erkek bulabilme telaşındaki kadınlar sokağa oldukça hareket sağlıyordu. Aradan geçen süre içinde, yavaş yavaş hareket azaldı, son kadının çekilmesiyle, ortalık yine sakin bir görünüme kavuştu. Gece yarısını az bir süre geçince, yağmurun etkinliği azaldı, aralıklı olarak yağmasını sürdürdü. Yağmurun kesilme anlarında, kapı aralıklarına sığınmış olan yoksullar, saklandıkları yerlerden ortalığa çıkıyor ve ısınmak amacıyla bir aşağı, bir yukarı yürüyorlardı. |
| 15 |
Dışarıda iki saat tüketmiştim, şimdiyse burada bir saat daha bu sıkışık yerde beklemem gerekecekti. Bütün gece boğazımdan tek lokma geçmemişti, ayrıca ıslaktım. Bu dar mekânda, üzerlerimizden yükselen dayanılmaz pis koku ise, beni bayıltacak denli zorluyordu. Midemde korkunç bir bulantı vardı ve içimizde bazıları sıkışıklıktan faydalanarak uyku durumuna geçmişlerdi. Kurtuluş Ordusu'nu tam olarak bilemediğimden, burada yapacağım eleştiri yalnızca Surrey bölümü için geçerli olacaktır. Tüm geceyi aç, yağmur altında ve uykusuz geçiren bu insanları, burada böyle bekletmek kötü bir davranıştı, ayrıca gereği de yoktu. İçeride bir dolu gemi insanı vardı. Rahatça çözümlenebileceği gibi, her dört insanın biri gemiciydi, hemen hemen hepsi iş arıyorlardı. Aralarında pek çok Amerikalı göze çarpıyordu. Burada bulunma nedenleri benzerlik taşıyordu, denizcilikten anlayan biri olarak anlatımlarının gerçek dışı olmadığını saptadım. Gemide çalışacak adamları İngiltere'de ring seferi için işe alıyorlardı. Ring seferi iki üç yıllık bir süreç içinde gerçekleşiyordu ve gemi çalışanlarının İngiltere dışında gemiyi terk etmeleri olası değildi. Fakat bu zorlu yaşama dayanamayan gemiciler, ellerine geçen ilk fırsatta gemiden uzaklaşıyorlardı. Genellikle gemiden ayrıldıkları yerler, Yeni Dünya ya da kolonilerdi. Bu türden iş terk etmeler ise gemi sahipleri için ek bir kârı da beraberinde getiriyordu. Gemiden bu şekilde ayrılanlar, büyük alacaklarından da dolaylı olarak vazgeçmiş oluyorlardı. Boşalan yerlere, adı geçen ülkelerden daha yüksek ücretlerle, adam gerekiyordu. Fakat bu da koşula bağlanmıştı. İşe alınanlar İngiltere'ye ulaştıklarında, işi bırakmak zorundaydılar. İngiltere'de gemici ücretleri hem çok düşüktü, hem de iş için kıvranan yığınlar vardı. Bu yüzden, bizim Amerikalı denizcilerin, Kurtuluş Ordusu'nun barakalarında bekleşmelerinin nedeni buydu. İşi başka ülkelerde bırakmaktansa, oradaki ortak dil nedeniyle tercihlerini İngiltere'de kalmak için kullanmışlar ve bu nedenle de yaşamları karanlığa gömülmüştür. |
| 16 |
Gözlerimin önünde gerçekleşenleri Amerikan sirkleriyle ya da El Hamra revülerinin dışında kalanlarla kıyaslamam, bir karşılaştırmada bulunmamın olanağı yok. Ama hemen şunu da söylemeliyim ki, tüm yaşamımda böylesi bir şey görmedim. Aslında, taç giyme töreni için özel olarak Amerika'dan gelmeli, Cecil Oteli'nde yer ayırtmalı ve beş İngiliz sterlini daha harcayıp, aldığım bileti cebime koyup tribünden izlemeliydim. Benim bu özel günde yaptığım hata, Doğu yakasının yoksul insanları arasında bulunmamdan kaynaklanıyordu. Buradaki insanlar, yörelerinde kalıp sarhoş olmayı tercih etmişlerdi. Sosyalistler, demokratlar ve cumhuriyetçiler tüm bu olanlarla ilgilenmeyip, kırlara yönelmişlerdi. Törene katılanlar arasında başpiskoposlar, papazlar, devlet adamları, subaylar, savaşçılar yer alıyordu. Tören boyunca ben, Avrupa'nın en güzel alanlarından Trafalgar'dayım. İngiliz İmparatorluğu'nun merkeziydi burası. Alanda toplanmış insanları, silahlı görevliler düzene sokmak için çaba gösteriyordu. Nelson sütunlarının önünde insanlar, üç sıra olarak dizilmişlerdi. Alanın girişini Kraliyet Deniz Topçuları tutmuştu. Pall Mall, Coekspur ve III. George üçgenini husarlar, Batı bölümünü de mızraklı süvariler... Union Kulübü'nden Whitehall'a doğru uzanan yol üzerinde çelik zırhları içinde, mızrak ve miğferleriyle 15. Muhafız Alayı yer almıştı. Silahlı polisler, beslek görüntüleriyle bu güçlerin dışında kalan son görevlilerdi. Trafalgar Alanı böylesi bir konuşlanmaya sahne olmuştu, geçit resmine katılanlar gücü simgeliyorlardı. Yaşamları boyunca asıl özellikleri, silahlandırılması ve dünyanın başka bölümlerine giderlerken, emirlere körü körüne itaat edip katliam yapmak ve kendi dışlarındaki insanların geleceğini karartmak olan on binlerce seçme adamdı bunlar. Bunların besiye çekilmesi, giydirilmesi, silahlandırılması ve dünyanın başka bölümlerine giderlerken, emirlerine gemiler verilmesi için Londra'nın ve İngiltere'nin Doğu yakalarının amansızca çalışması, çürüyüp, ölümü göğüslemesi gerekiyordu. |
| 17 |
Bunları hastalığının başında komşusundan ödünç almıştı ve şimdi öleceğinden duyulan kaygı yüzünden bunlar geri isteniyordu. O yoksul insanlar için, bu eşyalar gerçekten çok değerli parçalardı. Dan Cullen'ın öyküsü pek uzun değildi, fakat çok önemli şeyler vardı içinde. Küçük bir şehirde, yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş, yaşamının tamamını bedeniyle çalışarak kazanmıştı. Kitap okuduğu, bu kitaplardaki heyecanı duyduğu ve taşıdığı, ayrıca bir avukat gibi mektuplar yazdığı için, arkadaşları tarafından, kendileri için çalışması istenmişti. Meyve hamallarının önderliğini, dok işçilerinin Londra Ticaret Konseyi'nde temsilciliğini yapmıştı. Ayrıca, işçi gazetelerine güçlü yazılar da gönderip, yayınlatmıştı. Kimseye dalkavukça davranmamış, kendine kılavuz bellediği isimlerin gösterdiği yolda yaşamını sürdürmüştü. Dövüşmüş, düşüncelerini korkmaksızın açıkça başkalarına aktarmıştı. Büyük dok işçilerinin grevinde öncülük yapmış, bundan dolayı suçlu bulunmuş, damgalı biri olarak yaşamıştı. On yıldan fazla bir zaman peşi bırakılmamış, bu önderliğin hesabı sorulmuştu kendisinden. Doklarda hep geçici işçiler çalışır. İşi belirleyen, yüklenecek malın miktarıdır. Dan Cullen göze batan, damgalı biridir artık. Fakat kimse onu geri çevirmeye cesaret edemiyordu. Çünkü böyle bir olay, karışıklıkların çıkmasına neden olabilirdi, ama ustabaşı onu haftada yalnızca iki gün çalıştırıyordu. İşçiler kendi aralarında bu davranışa, uslandırma diyorlardı. Aslında bu tavır, insanı açlığa mahkûm etmektir ve on yıllık zaman diliminde ölüm aşama aşama yaklaşır. Sonunda yatağa mahkûm oldu, kimse de yardım etmediğinden, giderek arttı yoksulluğu. Yalnız biriydi, akrabaları yoktu. Umutsuzluğa da kapılmıştı. Odadaki böcekleri öldürüp, duvardaki resimleri seyrederek zamanı geçiriyordu. Çevresindeki insanlar kimseyle dostluk kurmayan takımındandılar ve onu aramıyorlardı. Sonunda Doğu yakasından, kunduracıyla oğlu geldiler ziyaretine. Odasını temizlediler. Getirdikleri temiz çarşafları yaydılar yatağına. |
| 18 |
Yani George Blank'in kız kardeşiydi. Bay Blank, Cardiff doklarının hukuk müşaviriydi, dok işçilerinin sendikasını etkisizleştirip, yıkıp yok etmek için her çabayı göstermiş, bu yüzden de soyluluk unvanıyla ödüllendirilmişti. Dan Cullen işte bu nedenden, hasta yatağında oturmuş, kadının ailesine küfürler savurmuş ve kaçmasına yol açmıştı. Hemşire geri dönmedi, adamın davranışları şaşırtmıştı onu. Ayakları su toplamaya başladı. Şişmişti. Yatağın kenarına oturmaya başladı. Suyu atmak için bütün gün böyle oturması gerekiyordu ve yerde yalnızca ince bir battaniye vardı. İyiliksever bir rahip, dört meteliklik bir terlik getirdi ona ve ruhunun kurtulması için de dua edeceğini söyledi. Dan Cullen'sa ruhunun bu işlere karıştırılmaması gerektiğini, onun kendi hâline bırakılmasını isteyenlerdendi. Böyle bir kişiden terlik bağışı almasının, ona katlanması anlamına geldiğini düşünenlerdendi. Rahipten pencereyi açmasını istedi. Terlikleri oradan savurup atacaktı. Rahip de bir daha gelmedi ve hemşire gibi, o da bu duruma şaşıranların safına geçmişti. Kunduracıysa onu hiç yalnız bırakmadı. Meyve toplayıcılarının yanına gitti ve kendileri için otuz yıl boyunca çalışan birine yardımcı olmaları için istekte bulundu. Dostunun durumunu onlara anlattı. Yaşlıydı, kendisine bakacak kimsesi yoktu. Oradaki görevli defterlere bile bakmaksızın, Dan Cullen'ı hemen tanımıştı. Çalışma ilkeleri arasında geçici işçilere yardım etmenin yer almadığını söyledi. Bir mektup bile yazmayı düşünmemişlerdi hastaneye yatmasını sağlamak için. Hampstead'de doktorlara muayene olup, yatmak için sıraya girse bile, en az üç ay beklemesi gerekirdi. Bütün bu olanlardan sonra kunduracı dostuna, durumunun umutsuz bir vaka olduğunu ve herkesin kendisini öteki tarafa yollamak için el birliği ettiğini anlattı. On yıl boyunca yaptıklarının cezasını çektirmeleri gerekiyordu, böyle bir işçiye başka ne yapılabilirdi ki? Ona böbrek hastalığına yakalandığını söylediler ve terlemesi için önerilerde bulundular. Doktorların söylediği şeyler yalandı. |
| 19 |
Toprakla insan birlikteliğini göz ardı edenler, hasat dönemi yaklaştığında, şehirdeki işsizler sürüsüne yeniden gereksinim duyarlar. Topraktaki ürünler baş verip, kendini gösterince, ürünlerin toplanmasından sonra sürülüp atılan kaldırım insanları, yeniden değer kazanmaya başlar ve bu topraklara yeniden geri çağrılırlar. Tahmini rakamla; şerbetçi otu yolma işinde çalışacak olan insan sayısı seksen bin kadardır. İnsanlarsa böyle bir çağrı karşısında bu topraklara giderler. Bu gidişte, serüven duygusu rol oynadığı gibi, açlığın da payı büyüktür. Teneke evlerden, genelevlerden, gettolardan çıkıp giderler, ama gene de bu yerlerin pis görünümünde pek bir azalma olmaz. Bu yığınlar, taşrayı doldurduğunda, oranın insanları onları dışlarlar, istemezler; gelenlerse kalacak yer sorunundan şoselerde, ana yollarda toplaşıp, dolaşırlar. Bu görünümleriyle yer altından yer üstüne çıkmış garip yaratıklarla benzerlik arz ederler. Ağaçlar bile onların bu durumları için gözyaşı döker. Çünkü onlar, güzel doğanın içinde bir çirkeften ayırtsızdırlar. Buraya kadar çizdiklerimi abarttığımı mı sandınız? Bu durum izafidir, kişiye göre değişir. Yaşama yalnızca kâr, zarar, hisse senedi gözüyle bakanlar için abartma olarak nitelenebilir. Fakat yaşamı bir hak olarak görenler, yani kadın, erkek, çocuk; tüm insanların yaşama hakkı olarak görenler içinse, hiç de abartma değildir, en azından ben öyle sanıyorum. Bu ucu bucağı belirsiz yoksulluğun Batı yakasında oturup, oranın lordları ve prensleriyle tiyatrolarda boy gösteren, onlarla yemek yiyen ve kral tarafından soyluluk unvanlarıyla ödüllendirilen milyonerler için bir önemi yoktur. Eskiden soyluluk unvanları, bir savaşa katılıp yararlılık gösterenlere, dövüşenlere verilirdi. Gücü kuvveti yerinde birini kılıçla ikiye bölmek, kuşaklar boyu politika ve sanayinin oluşturduğu ağdan faydalanarak, o insanları hayvanlardan bile aşağı düzeyde yaratıklara dönüştürmekten çok daha iyidir. Biz gene konumuz olan şerbetçi otuna geri dönelim. İngiltere'nin tarıma ilişkin etkinliklerinde görülen bir gerçek vardır. |
| 20 |
Adam, henüz daha tartışma derinleşmeden, bu konudaki ilkeyi dile getirdi. İki kişi aynı işe talip olursa, ücretler düşüyordu. Eğer tartışmayı daha da derinleştirselerdi, çok daha farklı gerçeklerle yüz yüze geleceklerdi. İçinde bulunulan bu durumda, sayısı yirmi bin olan bir sendikanın, işçi ücretlerini yükseltmede gücü oldukça azdır. Yirmi binlik bir işsizler ordusu, sendikalı yirmi bin kişinin işini yerle bir eder ve onları çok zor duruma sokabilir. Günümüz İngiltere'sinde bu örnek çok geçerlidir. Güney Afrika'da terhis edilip, askerlik ile ilişkisi kesilen on bin asker, ülkelerine kesin dönüş yaptığında, bu durum aynen yaşandı. Terhis edilen askerlerin oldukça büyük bir bölümü umutsuz, umarsız insanlar konumuna düşünce, bir anda ücretlerde büyük bir düşüş kaçınılmaz hâle geldi. Bu durum grevlerin gerçekleşmesini engellediği gibi, eğer tersi yapılır da greve gidilirse, bundan yararlananlar arasına işsizler ordusu da katılmaktadır. Onlar, sendikalı işçilerin bıraktıkları iş araçlarını, daha düşük ücretlerle; ayakta kalabilmek, yaşamak için devralabilmektedirler. İşi yapacak insan sayısı fazla, buna karşın iş azsa, gündeme düşük ücret, yoksulluk gelmekte, üstüne üstlük de ağır işler için bile gönüllüler sayısı oldukça kabarık olarak ortaya çıkmaktadır. Yoksul yaşamın egemen olduğu evlerde, yollarda, aş evlerinde rast geldiğim kadınlı erkekli kalabalıklar, böylesi bir yaşamı istek duyarak seçmemişlerdir. Yaptığım inceleme ve gözlemler sonucu edindiğim izlenim göstermektedir ki, onların yaşamı hiç de kolay değildir! Şu çok açıktır: İngiltere'de haftada yirmi şilin karşılığı bir işe sahip olmak, orada çalışmak, yiyecek bir lokma ekmeğin sahibi olup, gece yatmak için bir yatak bulabilmek, geceler boyu aç ve uykusuz sokaklarda adımlamaktan çok daha akıllıca ve kolaydır. O insanların gecelerini, onlarla birlikte yaşadım ve gözlemlerimi, deneyimlerimi anlattım sizlere. Yoksullar evindeki macerayı biliyorsunuz. Bir gecelik yatak ve verilen iğrenç yemek, karşılığında dayatılan çalışma. Birkaç yüz kilo taş kırmak ya da pislikleri temizlemek. |
| 21 |
On kişilik, yedi kişilik, altı kişilik aileleri devre dışı bıraktım, onları hiç dikkate bile atmadım. Aşağıda açıklayacağım tabloya beş kişilik bir aileyi oturttum, tüm hazırlığımı beş kişi üzerinden yaptım. Yirmi bir şilinle neler yapıldığını, bu paranın nasıl harcandığını izleyelim: Kira; altı şilin, ekmek; dört şilin, et; dört şilin altı peni, sebze; iki şilin altı peni, kömür; bir şilin, çay; dokuz peni, yağ; sekiz peni, şeker; dokuz peni, süt; altı peni, sabun; dört peni, tereyağı; on peni, odun; dört peni. Bu saydıklarımın toplamı, yirmi bir şilin ediyor. Yukarıda adından söz ettiğim maddelerden herhangi birini ele alacak olursak, bu maddelerin ne denli kısıtlı tutulduğu ortaya çıkacaktır. Ele aldığım aile, her et alımı için daha az ve sebze içinse etten de az harcama yapmaktadır. Bunlardan daha az alınacak maddeler, gerçekten dikkate alınmayacak denli az miktardadır denebilir. Andığımız tabloda hiçbir biçimde boşa harcanmış bir kalem yoktur, dikkatsiz yapılmış harcama söz konusu değildir. Yetersizlik tüm açıklığıyla ortadadır ve harcamalarda herhangi bir artırma kesinlikle söz konusu olamaz. Ele geçen para, kiraya ve mutfağa gitmektedir, cep harçlığı sözcüğü burada anlamını yitirmektedir. Erkeğin bir bardak bira içmesi düşünülecek gibi değildir, ailenin durumu sarsılır ve fakat bu bira içme işi süreklilik kazanırsa, ailenin durumu ciddi bir tehlikeye girecektir. Bu ailede otobüse ve tramvaya binilemez, mektup yazılamaz, gezintiye çıkılamaz. Tiyatro akıldan bile geçirilemez, herhangi bir kulübe üyelik olanak dışıdır. Onlar için kitap, tütün ve gazete bile lüks şeyler arasındadır. Ailede çocuklardan birinin ayakkabıya gereksinimi olması demek, bir hafta süreyle, örneğin eti, ailenin protesto edip, onu almaması demektir. Bu ailede ayakkabı isteyen beş çift ayak, şapka isteyen beş adet baş, elbise giymek isteyen beş beden mevcuttur ve İngiltere'de genel ahlakın korunması amacıyla çıkarılmış yasaların öngörüsü doğrultusunda, bu ailenin yukarıda sayımını yaptığımız harcamalardan kısıntıya giderek, bunları hayata geçirmesi gerekmektedir. |
| 22 |
Gettonun bu zavallı insanları, her geçen gün biraz daha aşağı düşüp, güçsüzlük içinde kıvranırken, onların döllerinden dünyaya gelmiş olanlar, dünyanın dört bir yanında kan ve soy olarak gelişimlerini sürdürmektedir. Geride kalanlar hayvanlaşmış, utanmaz duruma düşmüş, kendi içlerinin tutsağı durumuna gelmişlerdir. Öldürürken kendi elleriyle birbirlerini öldürürler, cellatlara bırakırlar kafalarını. Arkadaşlarını paslı bir ekmek bıçağıyla kevgire çevirirler, sonra ellerini başlarının üzerine koyup, polisin gelişini beklerler. Karılarını sopalamak, evliliğin erkeklere sağladığı bir ayrıcalık gibi gelir onlara. Çocuklarının analarını öldüresiye dövüp, yere yıktıklarında da pirinçle bezenmiş postallarıyla tekmelerler. Bir inek çobanının atı, çıngıraklı bir yılanı ayağıyla nasıl ezerse, onlar da karılarına bu yöntemi uygularlar. Gettolarda yaşayanlar için kadın, erkeğin kölesidir. Bir kadın olsaydım ve bana seçme hakkı tanınsaydı, bir an bile düşünmeksizin bir kızıl derilinin kadını olmayı isterdim. Erkekler, nasıl ekonomik olarak patronlarına dayanıyorlarsa, benzeri biçimde, güçsüz olan bu kadınlar kocalarına hiç bir şey yapamaz. Evde bir sürü çocuk vardır ve eve ekmek getiren de erkektir. Kadın böylesi bir durumda, erkeğini tutuklatarak evdeki ekmeğinden olmak istemez. Genelde, yargı önünde yalvar yakar davranan, kocasının çocuklarına bağışlanmasını isteyen kadınlar, ileride yiyeceği dayakları da göze alarak bunu yapar. Burada yaşayan kadınlar, sonuç olarak ya isterik çığlıklar atan birer orospu ya da tümüyle yıkılmış, yok olmuş, kendilerine olan öz saygılarını yitirmiş, hayvandan ayırtsız kişi olma durumuna indirgenirler. Yoksulluk üzerine yaptığım bu genellemeler beni oldukça korkutuyor. Gettolara ilişkin çizdiğim tablolar, bazen fazlaca abarttığım duygusuna kapılmama yol açıyor. Bu durumda yaptığımsa, başkalarının yazdıklarıyla kendi yazdıklarımı karşı karşıya getirmek oluyor. Frederick Harrison, her zaman sağlıklı düşünmeyi becerebilen ve kendi içinde denetimini kaybetmeyen biri. |
| 23 |
Anlamını yitirmiş, romantik, kökünden kopmuş, yalnızca bir sözcük olarak varlığını sürdürüyor bugün kahvehane. Kahvehane denildiğinde, ben bu sözcüğün kendine özgü bir anlam içerdiğini düşünürdüm. Daha doğrusu inanırdım. Bu sözcük okyanusun öte yakasında telaffuz edildiğinde, insanlar buradakinden çok farklı şeyleri anlarlar. Fıkralar, şakalar, gülümseme... Bohemler... Burada bu sözcük, bir yanlışı içerir. Kahvehane, en azından, insanların kahve içebildikleri bir yerdir. Ama hayır, burada böyle olmaz bu. Cebinizde para da taşısanız, kahve içmeniz olası değildir burada. Siz kahve ısmarlarsınız, sonra önünüze içi doldurulmuş bir bardak konur, fakat bunun kahve olmadığı hemen anlaşılır. İçtiğiniz kahve için gerçek olan bu görünüm, kahvehanelerin mekânsal görünümü olarak da gerçektir. Yağın ve pisliğin yoğun olarak hâkim olduğu bu yerlere, genellikle işçiler devam ederler. Peçete ya da masa örtüsü kullanılmaz. İnsanlar, kendilerinden önce masada oturan insanların bıraktıkları pislikler, kırıntılar içinde yemeğini yer. Masada oturan insan da, kendinden öncekilerin yaptığını yapar, o da kırıntılarını ve pisliklerini masada bırakır. Özellikle işlerin yoğunlaştığı zamanlarda, gerçek anlamda korkunç bir örtüyle kaplanır her yer. Ben de pisliklere basarak masanın çevresinde dolaşmış, yemeğimi, çizdiğim bu görüntüde yemiştim. Bu tam anlamıyla bir başarıydı. İşçi için bu durumun yadsınacak hiçbir yanı yoktur. Yemek yerken kullanılabilecek hiçbir iyi görünüm katılamadığı gibi, böylesi bir şey aranmaz. Aranmasını bırak, akla bile gelmez. Kahvehaneden içeri giren insan, ilkel bir oburluk içerisindedir, dışarıya çıkarkense bu oburluğunu tatmin etmiş, yalnızca doygun bir tokluktadır. Sabah işe giderken, böyle birini sık sık görürsünüz. Girdiği kahvehanede, çayını ısmarlar, fakat bu çay, çaydan başka her şeye benzetilebilir bir sıcak sudur, bu suya cebinden çıkardığı ekmek parçasını banarak yer. Midesine inen şeyin niteliği hiç önemli değildir. Gün içinde göreceği işi için bunu yapması zorunludur. |
| 24 |
O ya da onun benzeri işçiler; başkalarının et, patates ve daha bir dolu şey yemesi, gerçek kahve içmesi için çalışmak zorundadırlar ve çalışmak için de midelerine bu anlatılanları atmaları gerekir. Bir zamanlar, serseriliğimden dolayı – yani aylak gezmek suçundan – Kaliforniya Hapishanesi'ne atıldığımda, bana sunulan kahve ve kahvaltı, İngiliz işçilerinin bu ve benzeri kahvehanelerde yediklerinden çok çok güzeldi. Bir Amerikan işçisi olarak yiyebildiğin on iki penilik kahvaltıyı, İngiliz işçileri rüyasında bile göremez. Şurası gayet açıktır ki, İngiliz işçisi de, yediği kahvaltı karşılığında üç-dört peni harcayacaktır. Onun kazandığı iki buçuk şiline karşın, benim kazandığım altı şilin, kahvaltımın böylesi farklı olması anlamına gelir. Ama öte yandan da ben, bütün çalışma yaşamım boyunca, ondan fazla, hatta onu utandıracak kadar çok üretimde bulunabilirim. Yani burada iki yanlı bir görüntü söz konusudur. Yaşam düzeyi yüksek işçi, her zaman, yaşam düzeyi düşük olan işçiden daha fazla üretir, daha sağlam iş yapar. Denizcilerin bir oranlaması vardır. Bunu İngiliz ve Amerikan ticaret gemileri arasında yaparlar. İngiliz gemilerinde, ücretin az, yemeğin kötü, ama işin de kolay olduğu söylenir. Fakat Amerikan gemilerinde ücret iyi, yemek iyi, ama iş ağırdır. Okyanusun iki yakasında, sürat için para ödenen bu gemilerde, çalışanlardan da aynı şey beklenir. Eğer işçi nitelikli değilse, işin hızına uygunluk arz etmiyorsa, geminin sürati de azalacaktır. Bu durumu net olarak, Amerika'ya gelen İngiliz işçisinin çalışmasında gözlemleyebiliriz. O işçi, eğer New York'ta duvar ustasıysa, Londra'da bulunduğu zamankinden daha fazla duvar örecektir. Bu iş St. Louis'te biraz daha artarken San Francisco'da en yüksek düzeye ulaşacaktır. Çünkü, San Francisco'da duvarcının aldığı ücret, uzman bir İngiliz işçisinin aldığı ücrete eş değerdir. Sabahın ilk ışıklarıyla, işçiler işlerinin yolunu tutarken, ellerinde sepetleriyle yol kenarlarında kadınlara rastlarsınız. Bu sepetlerin içinde ekmekler vardır ve işçiler, kadınlardan aldıkları bu ekmekleri yiyerek yollarına devam ederler. |
| 25 |
Küçücük yapılardan, dev yapılara kadar çeşitlidir bu yerler ve bu yerler orta sınıflarca övünç kaynağıdır. Yalnız bu övenlerin mutabık oldukları bir yan vardır, buraların oturulamayacak denli kötü olmasıdır. Kötüden kastım şudur: Damın akması ya da duvarların çatlak patlak olması değil, buradaki yaşamın sıkıcı ve parçalayıcı bir nitelik içermesidir. Çoğu kez buralar, yoksul insanların oteli olarak tanımlansa da, dalga geçmenin bir başka şekilde ifadesidir bu. İnsanın yalnız kalmak istediğinde oturacak bir odası olmadığı gibi, sabahın ilk ışıkları ortalığı sarmaya başladığında yatağından kaldırılır ve her akşam bir başka yerde, ücret karşılığı kalabilir. Bunu bir otel yaşamı olarak tanımlayabilmek için, çok fazla iyimser olmak gerekir. Söylediğim şeylerden, belediye konutlarıyla işçi evlerini kötülediğim sonucu çıkartılmasın. Tam tersini savlıyorum. Böylesi yerlerde işçiye, ödediğinin karşılığı değil, çok daha fazla şeyler verilmektedir. Söz konusu etmek istediğim; bir bütünsellik olmamasıdır. Kaldığım için biliyorum, küçük barınma yerleri birer dehşet yuvasıdır. Şimdi biz, bu küçük yerleri bir yana bırakıp, büyük yerlere geçelim. Whitechapel yakınlarındaki söz konusu yerlerden birine gittim. Hemen hemen, bütünüyle işçilerden oluşan insanların oturduğu bu yapıda giriş, sokaktan mahzene doğru bir inişle başlıyordu. İkisi uzun, biri geniş, üç oda vardı burada. İşçiler yemeklerini hazırlıyor ve pişiriyorlardı. Kendi yemeğimi pişirmek için harekete geçmek istediğimdeyse de, içerideki koku midemi alt üst etti. Bunun üzerine kendime yemek pişirmekten vazgeçip, yemek yapanları izlemeye, onları gözlemlemeye başladım. Karşımda, henüz işinden yeni dönmüş biri oturuyordu ve ekmeğini, masanın üzerine yayılmış olarak duran tuza batırıp batırıp yiyordu. Sanki ekmeğini bandığı şey tereyağı imişçesine tat aldığı havası içindeydi. Zaman zaman da önündeki çaydan yudum alıyordu. Ne sağına bakıyordu, ne de soluna, büyük bir sessizlik hâkimdi görünümüne. Tam karşısında olduğum hâlde benim yüzüme bile bakmamıştı. |
| 26 |
Böylesi bir ceza için ne yapmıştı bu insanlar? Fakat mutfak tarafında bir canlılık havası vardı, oradan sesler geliyordu. O yana yöneldim, ama bu yönelişimle birlikte kendimi sokağa atmam bir oldu. Kokuya dayanamamıştım. Biraz sonra dönüp beş peni ödeme yaptım ve bir kabin satın aldım. Yukarı katta bir bilardo masası ve bir dolu satranç takımı vardı. Gençler masaların başında durarak, sıranın kendilerine gelmesini bekliyor, yaşlılar oturdukları yerde sigaralarını tüttürüyor, gazetelerini okuyor ya da elbiselerinin yırtık yerlerine yama yapıyorlardı. Gençlerin neşelerine karşın, yaşlılar belli bir hüzün içerisindeydiler, bu ayrım kesin olarak göze çarpıyordu. Bodrumdaki odalarda olduğu gibi, burası da insana bir evdeymiş duygusunu veremiyordu. Sizler ya da benim gibi, evin ne olduğunu deneyimleriyle yaşamış insanlara bir ev duygusu veremeyeceği gayet açıktı. Duvarlara iliştirilmiş yazılar kanalıyla, insanların burada nasıl bir davranış içinde olmaları gerektiği bildiriliyordu. Saat onda ışıklar kapatılıyor ve uyumaktan başka çare kalmıyordu. Bir ara, görevliden izin alarak çatı kata çıktım. Aşağıya inerkense, uyuyan bir dolu insanın arasından geçtim. Kabinler, insanların en çok rahatlık duydukları yerlerdi. Bir dar yatağın yanı sıra, soyunma işinin gerçekleşebileceği kadar bir boşluk vardı. Yataksa gerçekten temizdi ve kusur aramanın anlamı yoktu. Benimse tam olarak söylemek istediğim şey, burada insanın gerçek anlamıyla yalnız olamayacağıydı. Bu odayı gözünüzde canlandırabilmek için, bölünmüş güvercinlikleri anımsayın. Her güvercine ayrı bir bölme... Tavansız bir oda ve ince duvarlar... Yanınızdaki komşunun değil horlaması, nefes alışını bile duyabiliyorsunuz, en ufak hareketinden haberdar oluyorsunuz. Bu oda, sabahın erken saatlerine kadar sizin kullanımınızdadır. İçeriye herhangi bir eşya koyamayacağınız gibi, kapıyı da içeriden kilitleme hakkına sahip değilsiniz. Eğer yatakhanelerde, diğer günler de kalmak isterseniz, bu kurallara o günler için de uymak zorundasınız. |
| 27 |
Yaşlılık, yoksulluğun belli başlı nedenlerinin en başında yer alır. Yaşlılığı izleyen neden kazadır. Kocanın, babanın ya da eve ekmek taşıyan kişinin ölümü veya sakatlığı hâlinde, yoksulluk hemen boy gösterir. Üç çocuğu olan bir karı kocayı konu olarak alalım. Onlar haftalık olarak kazanılan yirmi şilinle yaşamlarını sürdürmektedirler ve bu paranın her hafta geleceği umuduyla yaşayacaklardır. Bir yandan da korku, yanlarından hiçbir zaman ayrılmaz. Onlar gibi yaşayan binlerce aile vardır. Bu para, o aileleri ancak ayakta tutmaktadır. Ve bu ayakta duruş, uzun vadeli değildir, ailenin gelecek güvencesi yoktur. Babanın başına bir kaza geliyor; ölüm ya da sakatlanma olabilir. Anne bu durum karşısında ne yapacaktır? İki seçenekle karşı karşıyadır. Birinci seçeneğe göre, çocuklarını birer dilenci olarak sokağa terk edip, başının çaresine bakmak... Ya da çocukların hayatta kalabilmesini sağlamak için, bir fırsat düşkününün yanında çok az bir para karşılığı geceli gündüzlü çalışacaktır. Bu türden fırsatçı iş yerlerinde çalışan kadınlar, eğer kocaları hayatta ve çalışıyorsa, kazançlarıyla aile bütçesine ancak küçük bir katkı sağlayabilirler, ama söz konusu çalışan kadın bir dulsa, yani yalnızca onun kazancıyla aile, yaşamını sürdürecekse, bu durumda çocukları ve kendisi ancak sınırda bir yaşam sürecek, ölüm kendisini ve çocuklarını kurtarıncaya değin sürünmesini sürdürecektir. Bu durumdaki çalışan kadınların kendilerini ve çocuklarını geçindirebilmelerinin olanak sınırları içinde olmadığını belirginleştirebilmek için biraz sonra iki örnek vereceğim. Örnekler, İngiltere'nin çok satan iki gazetesinden aktarılmıştır. Bir baba, kızı ve arkadaşının kutu yaptıklarını ve gros başına sekiz buçuk peni kazandıklarını gazeteye anlatmaktadır. Kızların üretimleri dört gros. Bu iş için harcamalarıysa, yalnızca yol parası olarak sekiz peni tutmaktadır. Ayrıca etiket için iki peni, yapıştırıcı için iki buçuk peni ve iplik içinse bir peni. Yani kızlar, bir günlük çalışmalarının karşılığı olarak on buçuk peni kazanmaktadırlar. |
| 28 |
Tartışmasız tek güzel bir şey vardı Doğu yakasında; sokaklarda dans eden çocuklar. Laternacıların bu yollardan geçmeye başlamasıyla birlikte, insanı şaşırtacak denli çok sayıda çocuk oynamaya başlar. Adım atmaları, yüz mimikleri, dönüşleri, uçar gibi yükselişleri... Kasların gerilişi, hiçbir dans okulunda bilinmeyen bir hava yaratır. Ben bu çocuklarla birçok yerde konuştum. Bütün çocuklar ne kadar zekiyse, onlar da o kadar zekiydiler ve hatta onlardan bile fazla zekiydiler denilebilir. Güzel düşleri vardı, sevecenlik içeriyordu. Bu düşler öylesine derin ve öylesine duygu yüklüydü ki, şaşırmamak elden gelmiyordu. Müziği, dansı, renkleri seviyorlardı. Üzerlerine geçirdikleri yırtık pırtık giysileri, onların güzelliklerini perdelemiyordu. Londra'da, bir de fareli köyün kavalcısı dolaşır orta yerde. Çocuklar peşine takılırlar ve yitiklere karışırlar. Onlarla bir daha bir yerde karşılaşamazsınız ve çevrenizde de onları anımsatan bir şey kalmamıştır. Umutsuz bir çabayla büyümüş insanlar arasında arar durursunuz onları. Ezik yüzler, yorgun ve sağlıksız bedenler çıkar karşınıza. Çocukluklarında taşıdıkları özelliklerin tümü yitiklere karışmıştır. Karşınıza bir kadın çıkar, çökmüştür, içki kokuyordur, kısaca söylemek gerekirse iğrençtir. Eteklerini yukarı kaldırarak dans eder. İşte o an, o güzelim çocukluk günlerinden kalma tek güzelliği, o dans adımlarını gözlemleyebilirsiniz. Çevresi birden kalabalıklaşır, küçük kız arkadaşları onun yanı sıra dans etmeye başlar adeta. O da onlara bakıp, bir şeyler hatırlamaya çalışarak gövdesini sallamaya başlasa da, yaptıkları komikliğe dönüşür. Anımsayıp, dansına kattığıysa, yalnızca çok kısa süren bir andır. Getto çocuklarının iyi birer insan olabilmek için, yapıları müsaittir. Fakat getto buna izin vermez, çocukların iyi yanlarını bütünüyle ortadan siler, yalnızca kötü yönlerini serbest bırakır. Onları bütünüyle çekip öldüremez. Bu çocuklar artık, ağır ağır yok olacaklardır. Bu çöküşün nasıl gerçekleştiğini önceki bölümlerde anlatmıştım. |
| 29 |
Şahidi olduklarımı aktarmam oldukça güç, ama gene de bir genellemeye gidecek olursam, burada iç karartıcı şeyler gördüğüm konusunda ısrarlı olurum. Piccadilly'i çok çok geride bırakabilecek ahlaksızlıklar, burada olağan olaylardan sayılır. Sokaklar yığınlarca insanı barındırıyordu, bir yığın yanlış insanı... Ortalıkta üniformalılar da dolaşıyordu ve yanlışlıkların daha da kötü sonuçlara ulaşması bir parça olsun önleniyordu. O gece, üniformalı insanların sokakta dolaşmasını sevinçle karşıladım. Az da olsa içime bir güven doldu. Çünkü o gece partal giysilerimi üzerimden çıkartmıştım ve sokak insanları için o gece çok iyi bir hedeftim. Polisler arasında kalan mesafe boyunca, iştahlı gözlerle izliyorlardı beni. Onların çırılçıplak elleri ürküntü veriyordu bana. Bir gorilin ellerinin yol açabileceği tehlikeden korkuydu bu. Kaslarının öylesine güçlü olmadığı bir bakışta fark edilebiliyordu, ama gene de her şeyi yapabilirlerdi ya da bana öyle geliyordu. Yırtıcı bir güç taşıyorlarmış, koparıcı bir yanları varmış gibi, mağara döneminden kalma insanları çağrıştırıyorlardı. Arkadan yaptıkları saldırıda insanı iki büklüm hâle soktuklarını duymuştum. Ellerine bir fırsat geçecek olsa, yarım İngiliz sterlini için, acımasızca ve korkusuzca insan öldürebilirlerdi. Bu anlattığım tür yeni çıkmıştı ortaya. Şehirlerin dar sokaklarında egemen olan yabaniler diye isimlendirebiliriz bunları. İnler, dağlar ve ormanlar, yaban hayvanlarının nasıl barınaklarıysa, bunlarınki de sokaklardı. Bu sokaklarda barınıp, bu sokaklarda ava çıkıyorlardı. Batı yakası insanları, anlattığım bu sokaklardan habersizdiler, bu konu hakkında yeterli duyumları yoktu. Onları görmemişlerdi, göremezlerdi. Hatta varlıklarından düşsel olarak bile haberdar değillerdi. Oysa onlar burada, tam da yanı başlarında, yani kentin içinde yer alıyorlardı. İngiltere'nin son sınırının korunduğu, askerlerin tabyalarda yerini aldığı gün, bu yabanıllar sürüsü ortalığa dökülecekti ve Batı yakası yaşayanları ancak o zaman görecekti onları. |
| 30 |
Yalnızca, şu ya da bu duvar dibinde sinmiş olarak duranlar yoktu. Onlara her yerde rastlanmıyordu, ama kadınlar... Kadınlar, çürük etleriyle her yana dağılmış durumdaydılar. Ağlayışları çirkindi, iğrenç ses tonlarıyla benden para dileniyorlardı, korkunç önerilerde bulunuyorlardı. İş yeri olarak, hemen hemen tüm meyhaneleri tutmuşlardı. Pistiler, üstleri başları dökülüyordu, yaşlı ve bakımsızdı gözleri, ama gene de şehvet içeriyordu bakışları. Sıralar üzerinde, çalı diplerinde, anlatılması olanaksız bir iğrençlik sergiliyorlardı. Kaldırım taşları üzerinde, sarsak adımlarla yürürken omuz vuranlar vardı. Yaşayan ölüden farksızdı hemen hepsi. Bulaşıcı hastalık taşıyan kadınlar, açık alanlarda cinsel birleşmeden utanmıyorlardı ve genellikle sarhoş dolaşıyorlardı. Attıkları her adımda sallanan ve ölüme doğru yürüyen erkekler vardı. Hayatın acımasız yanı, onlardan bir şeyleri söküp götürmüş, geriye salt döküntü bölümleri kalmıştı. Yaşları on sekiz ile yirmi arasında değişen, güzel ve ince bedenleriyle buralara düşmüş genç kızlar vardı. Sefillik ve içkinin yıpratıcılığı, henüz damgalamamıştı onları. Rezillik karnavalı vardı. Bu karnavalın akıp durduğu yer sokaklardı. Gördüklerim arasında, on dört yaşlarında bir erkek çocukla, yedi-sekiz yaşlarındaki kızı hiç unutmayacağım. Bir kapı aralığına oturmuşlar, önlerinden bir nehir gibi akıp giden insanlara ve gelişen olaylara, gözleri boş boş bakıyorlardı. Dışlananlardı sokakları dolduranlar, gereksinim duyulmayanlardı. İş verilmiyordu onlara, iş istekleri, yalnızca küfürle karşılık buluyordu. Haftada altı şiline iş yapan teknisyenlerle, bu denli bir para karşılığı bile iş bulamayan insanlar vardı. Alfred Freeman, ölümün yüzünü çamurlu suda görmüş, Ellen Hughes, Regent Kanalı'nı tercih etmişti. Cavilla ise, bir sabah tüm ailesini ortadan yok etmişti. Dışlananlar, uçurumun dibinde ölümü kucaklıyorlardı. Bu uçurum topluluğunda, gittikçe yaygınlaşan orospuluk, kadını, erkeği saran fuhuş vardı. Et ticareti, yani yaşamın orospuluğu yaygınlaşıyordu. |
| 31 |
İngiliz işçilerinin biraya batmış şekilde yaşadığını söylemek abartı olmaz sanırım. Sarsaklık ve aptallık, biraz da bu yüzden onlara musallat olmuştur. Düş kurma gücünden yoksunluk, kıvraklık, yaratıcılık, her geçen günde biraz daha uzaklaşmaktadır onlardan. İçkiye düşkünlüğün sonradan edinilmiş bir alışkanlık olduğunu söylemek yanlış olur. Çünkü onlar, daha çocukluklarında içkiyle tanışmışlardır. Doğumlarıyla, içki kokusunun tam ortasına yuvarlanmışlardır. Her yer meyhaneyle doludur. Yol üzerlerinde, sokak köşelerinde ya da akla gelebilecek her yerde rastlanır. Buraların müşterileri yalnızca erkekler değildir, kadınlar da sürekli alışveriş yaparlar. Buralarda çocuklara bile rastlamak olasıdır. Ana ve babalarının evlere gitmelerini bekleyen çocuklar, büyüklerin kadehlerde bıraktıklarını yuvarlarlar, onların söyleşilerini can kulağıyla dinlerken, küfür sözcüklerini ve her türden rezaleti belleklerine yerleştirirler. Genç kızlar içki içemezler, yasaktır bu, izin verilmez, ama bira içmek serbesttir, onlar da böylesi meyhanelerde boy gösterirler. Onları biraya ulaştıran neden, içinde yer aldıkları konumu kabullenememekten doğmaktadır. Kötü beslenme, bakımsız bir ortam, onları içkiye karşı doyumsuz yapar. Manchester'daki dokuma işçilerinin turşu gibi yiyeceklere olan ilgisi gibidir durum. Sağlıklı olmayan bir yaşam ve uygunsuz çalışma, normal olmayan isteklere iteler onları. İnsanları, domuz ahırı benzeri yerlerde barındırır, buna benzer yerlerde çalıştırırsan, onlardan güzel düşünce, temiz görünüm bekleyemezsin. Ev yaşamı ortadan silinirken, meyhane yaşamı alır onun yerini. İçkiyle bağlantısı iyi olanlar, yalnızca çok çalışan, sağlıkları bozuk, tekdüze yaşam sürdürenler değildir yalnızca. Toplu yaşamı sevenler de, bu kalabalık, gürültülü yerlere gelirler. Büyük bir aile, küçük bir odada yaşam sürmek zorundaysa, doğaldır ki, onlar için ev yaşamı söz konusu edilemez. Bu sözünü ettiğimiz türden konutları inceleme altına alacak olursak, sarhoşluğun en büyük nedenlerinden birini ortaya koymuş oluruz. |
| 32 |
Sabah olup uyandıklarında, hemen hemen tüm aile bireyleri giyiniyor ve dışarıya çıkmaya hazırlanıyorlar. Bulundukları ortam çok dar olduğundan, herkes birbirine sürtünmek zorundadır. Anne kahvaltıyı hazırlama telaşındadır. Bütün gecenin nefes artığını taşıyan odada kahvaltı edilecektir. Baba işe, büyük çocuklar okula yönelir. Anne, küçük çocuklar yanında olmak üzere ev işlerine başlar. Uyunan, kahvaltı edilen, oturulan bu yerde çamaşır ve bulaşıkları yıkar. Sonra kurumaları için çamaşırları asar buraya. Gecenin oluşuyla birlikte, günün çeşitli kokularının birbirine karıştığı ve tasfiye olmadığı bu ortamda, yeniden bir araya geleceklerdir. Yatak varsa iyi, onlar serilecektir yere; yoksa paçavraların arasında uyunacaktır. Günlük yaşantı hemen hemen budur ve yıllar böylece birbirini kovalar. Para biriktirmek olası değildir, bu yüzden tatil onlar için yalnızca bir hayaldir. Çocuklardan biri ölecek olursa – istatistiklere göre çok sık rastlanan bir olgudur – ölü bu odaya uzatılır. Eğer onu defnedecek para hemen bulunamazsa, aranıp elde edilinceye kadar, ölü yatırıldığı yerde bekleyecektir. Gündüz yatağa uzatılır, gece oluncaysa, başka aile bireylerinin uyuması için alınıp, masaya kaldırılır. Sabah ise, ölü yeniden yatağa taşınır, masada kahvaltı edilecektir. Örnek isterseniz, hemen verebilirim. Geçenlerde bir kadının, çocuğunun cesedini üç hafta boyu evde tutması nedeniyle, yargılanıp mahkûmiyet aldığını söyleyebilirim. Anlatımımda adı geçen yer, bir oda değil, tam bir cehennemdir. Cehennemden kaçıp, meyhaneye sığınan erkek, kadın ve çocukları kınamamak gerekir. Bu insanlara ancak acınabilir. Londra'da ailelere bölünmüş 300 bin insan, tek odalı mekânlarda yaşamını sürdürmekte, 900 bin kişiyse sağlık koşullarını zorlayarak ömür doldurmaktadır. Mutlulukla ilişkileri yoktur, gelecek onları sürekli korkutur ve bu durum, meyhaneye gitmek için temel neden olarak sayılabilir. Yıkım ve yoksulluğun getirdiklerinden biraz olsun uzaklaşabilmek için, meyhaneler birebir başvurulacak bir yerdir. |
| 33 |
Son bölümümüzde, geniş bir kitlenin içinde bulunduğu çukurluğa yeniden bir göz atıp, uygarlığa ilişin birtakım sorular soracağız, bunun sonucunda uygarlık konusunda bir karara varacağız. Örneğin, uygarlık, insanlık yararına mıdır, insanı iyi bir yerlere taşımış mıdır? Burada insan sözcüğünü kullanırken, ortalama insanı dikkate aldım, demokratik anlamda bu sözcüğü kullandım. Bu kısa açıklamamdan sonra, sorum daha bir anlam kazanıyor ve kesinlik içeriyor. Uygarlık, ortalama insanı geliştirmiş, ona katkı sağlamış mıdır? Bir bakalım... Alaska'nın Yukon Nehri ağzında bir halk yaşamaktadır: Innuit halkı... İlkel bir halktır bu, uygarlık denen dolandırıcılığın yanından geçmemişlerdir, onun yapay parlaklığının oldukça uzağındadırlar. Kişi başına gelir, burada iki İngiliz sterlinini geçmez, beslenmelerini genellikle balık avlayarak sağlarlar. Giysilerini, avladıkları hayvanların derisinden yaparlar, kemik başlı ok ve mızrak kullanırlar. Yakmak amacıyla ve ev yapımında kullandıkları keresteleri vardır. Evleri, toprağa yarı yarıya gömüktür, buysa onları soğuktan büyük ölçüde korur. Yaz mevsiminde çadırlarda yaşarlar, rüzgârı ve güneşi hissederler. Sağlıklı, güçlü ve mutlu bir yaşamları vardır. Tek bir sorunları vardır, zaman zaman yiyecek eksikliğiyle karşılaşırlar, kısaca açlık ve bolluk dönemleri vardır. İyi zamanlarında eğlenceler düzenlerler, kötü zamanlarında açlıktan ölürler. İngiliz İmparatorluğu'nun Britanya Adası, İngiliz halkının yaşadığı yerdir. Burada uygarlık rüzgârları eser, kişi başına yıllık gelir 300 sterlin ile ifade edilir. Yiyeceklerini, avcılık ya da balıkçılık yaparak değil, daha değişik ve karmaşık çalışmalarla elde ederler. Büyük bölümü, başlarını sokacakları bir evin sahibi değildir, çoğunluk kötü ortamlarda, tek odalarda oturur. Isınmalarını sağlayacak yakacaktan yoksun oldukları gibi, giyecekleri de yoktur. Yaz ve kış, tüm mevsimlerde sokaklar, döküntü giysilerle dolaşan insanlarla doludur. İyi zamanlarında karınlarını doyururlar, kötü zamanlarında açlıktan ölürler. |
Комментарии